Kürt Barışı: İsrail için tehdit, Türkiye için fırsat
Bir İsrail güvenlik stratejistinin önüne iki farklı Ortadoğu haritası koyalım.
Birinci haritada Türkiye PKK’yla savaşıyor; Türkiye ile Suriye Kürtleri düşman; Suriye parçalanmış; Şam ülkesinin tamamını kontrol edemiyor; Irak zayıf; Kürtler Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında birbirinden ayrı güvenlik denklemlerinin parçaları; Türkiye ile büyük Arap devletleri birbirlerine kuşkuyla bakıyor.
İkinci haritada ise Türkiye kendi Kürt meselesini çözmüş; PKK silah bırakmış; Ankara-Erbil ilişkileri derinleşmiş; Suriye Kürtleri Şam’la uzlaşmış ve Türkiye açısından tehdit olmaktan çıkmış; Suriye Türkiye ile işbirliği halinde yeniden bütünleşmeye başlamış; Irak ekonomik koridorlarla Türkiye ve Körfez’e daha fazla bağlanmış; Türkiye ile büyük Arap devletleri ekonomik ve güvenlik ilişkilerini geliştirmiş.
Bu iki Ortadoğu’dan hangisinin İsrail’e daha geniş askerî ve siyasî hareket serbestisi sağlayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye’deki Kürt barış sürecini bu çerçevede okumak, 18 Ağustos’ta İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur hava üssünü neden vurduğunu da farklı bir ışıkta gösteriyor.
Ebu Zuhur ve İsrail’in açık mesajı
İsrail 18 Ağustos günü Ebu Zuhur hava üssünü vurdu. Üs İsrail sınırında değil, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeydi. Saldırıdan birkaç saat önce Türk askerî yetkililerinden oluşan bir heyetin üssü ziyaret ettiği Suriye kaynakları tarafından doğrulandı. İsrail ise Türkiye’nin buraya asker konuşlandırmaya hazırlandığını ve bunun kendi güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Saldırıdan dört gün önce Mossad Başkanı Roman Gofman ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani arasındaki olağandışı telefon görüşmesinde de Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı ele alınmıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu saldırının ardından Türkiye’ye önceden uyarıda bulunduklarını açıkladı ve İsrail’in güneye doğru genişleyen bir Türk askerî konuşlanmasına izin vermeyeceğini söyledi. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz da Erdoğan’ı Suriye’de “tehlikeli maceralara” girişmemesi konusunda uyardı.
Bu gelişme, Türkiye’de devam eden Kürt barış sürecine farklı bir yerden bakmayı mümkün kılıyor. Şöyle bir soru sorabiliriz: Türkiye’nin Kürt meselesini çözerek bölgesel kapasitesini artırması, Suriye’nin yeniden bütünleşmesini kolaylaştırması ve Ortadoğu coğrafyasıyla ekonomi ve güvenlik eksenli bağlarını kuvvetlendirmesi İsrail’in içinde hareket ettiği stratejik çevreyi nasıl etkiler?
Öncelikle şunu görmek gerekir: birbirinden şüphe eden, iç problemleriyle meşgul olan ve askerî kapasitelerini farklı tehditlere dağıtmak zorunda kalan ülkelerden oluşan bir Ortadoğu ile kendi iç ihtilaflarını azaltmış, ekonomik ilişkilerini geliştirmiş ve gerektiğinde güvenlik alanında koordinasyon kurabilen ülkelerden oluşan bir Ortadoğu, İsrail açısından aynı şey değil. Tabii buradan zorunlu olarak “İsrail Ortadoğu’da daima kaos ister” sonucu çıkmaz. İsrail istikrarlı bir Ürdün’den rahatsız değil, Mısır’ın çökmesini istemiyor ve Körfez ülkeleriyle yakınlaşmaya bizzat kendisi çalışıyor; İbrahim Anlaşmaları bunun en açık örneği. Tespiti şöyle yaparsak daha doğru olur: İsrail kendisinin dışında gelişen ve kendi hareket serbestisini sınırlayabilecek bölgesel konsolidasyonlardan rahatsız olur ve bunları engellemeyi kendi güvenlik paradigmasının önemli bir parametresi olarak görür. İsrail bölgeyi kendi taraf olduğu ya da en azından denetleyebildiği düzenlemelerle konsolide etmeyi amaçlar.
Parçalanmanın stratejik değeri
İsrail güvenlik düşüncesinde çevresindeki devletlerin iç bölünmelerinin stratejik değer taşıyabileceği fikri yeni değil. Ben-Gurion döneminde geliştirilen “periphery doctrine” (çevre doktrini), İsrail’in kendisini çevreleyen Arap devletleri karşısındaki yalnızlığını bölgedeki Arap olmayan aktörlerle ilişkiler geliştirerek aşmaya dayanıyordu. Türkiye, İran ve Etiyopya gibi devletlerin yanında Kürtler de farklı dönemlerde bu stratejik çevrenin parçası oldular.
Bu düşüncenin çok daha radikal ve açık bir ifadesine 1982’de yayımlanan dikkat çekici bir İsrail metninde rastlıyoruz. Oded Yinon’un “A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties” (1980’ler için Bir İsrail Stratejisi) başlıklı makalesi, Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın birimi tarafından çıkarılan Kivunim dergisinin Şubat 1982 tarihli sayısında yayımlandı. Sonradan ‘Yinon Planı’ olarak meşhur olan metin resmî bir belge değilse de, İsrail güvenlik düşüncesinde var olan bir stratejik tahayyülün bu denli açık biçimde tarif edilmesi bakımından önemli bir doküman.
Yinon Irak üzerinde özellikle duruyordu. Petrol kaynaklarına ve önemli bir askerî kapasiteye sahip Irak’ı İsrail bakımından ciddi bir tehdit olarak görüyor; İran-Irak Savaşı’nın ülkeyi içeriden aşındırabileceğini ve Irak’ın Kürt, Sünnî ve Şiî nüfus temelinde üç veya daha fazla siyasî yapıya ayrılabileceğini öngörüyordu. Suriye için çizdiği tablo daha da çarpıcıydı: Lübnan’daki mezhebî parçalanmayı bölgenin diğer devletleri için model olarak ele alıyor; Suriye’de kıyıda bir Alevî, Halep ve Şam çevresinde birbirinden ayrı Sünnî, güneyde ise Dürzi siyasî yapılarının ortaya çıkabileceğini yazıyordu.
Aradan 44 yıl geçtikten sonra Yinon’un İsrail açısından avantajlı gördüğü güvenlik mimarisi ile bugünkü fiilî tablo arasında şaşırtıcı benzerlikler var: Irak parçalandı. Suriye’de güçlü bir merkezî yapı yok; yeni rejim ülkeyi konsolide etmeye çalışıyor ama bunu ne derece başarabileceği belli değil; ülkenin güneyinde Şam’ın egemenliğinin zayıfladığı, Dürzilerin önemli ölçüde özerkleştiği ve İsrail’in askerî müdahalelerle merkezî yönetimin bölgedeki hareket alanını sınırladığı bir yapı ortaya çıktı. Şunu desek yanlış olmaz: Ortadoğu’daki bir ülke kendi içindeki etnik, mezhebî veya siyasî ihtilaflara ne kadar fazla askerî ve siyasî enerji harcıyorsa dışarıya yöneltebileceği kapasite o ölçüde azalır. Parçalanma —bunu İsrail yaratmış olsun ya da olmasın— İsrail açısından stratejik değer üretir.
İsrail’in Irak Kürtleriyle 1960’larda geliştirdiği ilişkiler bu mantığın teoriden ibaret olmadığını gösteren tarihî örneklerden biri. İsrailli araştırmacı Ofra Bengio’nun çalışmalarında anlattığı ilişki yalnızca Kürtlerin haklarına duyulan sempatiyle açıklanabilecek nitelikte değildi. Irak ordusunun önemli bir bölümünün........
