Enver Amca altın kaplama bir tutkunun melankolisi
CHP’deki kriz başladığından beri sık sık Enver amcamı düşünüyorum. Aslında onu yazmayı uzun zamandır düşünüyordum, nedense hep erteledim. Ülkesine ve Batı’ya Anadolu’yu anlatmak için mağaralardan, binlerce yıllık tozları süpürerek çıkardığı kafatası ve kemiklerin toprak altındaki yaşam izlerini bulmak için adanan bütün bir ömür kronolojik bir sıralamaya sığmazdı. Onu yazmak zordu.
Çocukluk hafızamda o, Türkiye’de bugün antropoloji ve arkeoloji biliminin temel taşlarından biri sayılan Prof. Dr. Enver Yaşar Bostancı değil, unvanlardan uzak sadece Enver amcamdı. Bu tutkulu bilim insanı, köken aile ve yakın akraba çevresinde adeta bir yabancı gibiydi. Parıltılı bir zırh gibi taşıdığı o kibar, mesafeli, havalı ama hava atmayan görünüşünün, karşısındakine kendini eksik hissettiren tekinsiz bir cazibesi vardı. Bize kendini anlatmazdı, anlatsa da biz anlamazdık. Ama bu “başka bir dünyadan gelen amca” biz çocukların radarındaydı, ben kendi adıma onun “gizli müfredat”ından geçmiş sessiz bir öğrenciydim. Batı kültürüne onunla ilgi duymaya başladım, yabancı dil öğrenme yeteneğimi geliştirmemde ilham kaynağım oydu ve vals yapmayı da bana o öğretmişti.
Bir gün bizim anlayacağımız dilde kendisiyle ilgili bir sır açıklarmış gibi “Filiz Akın benim talebem” dediğinde nasıl sevinmiştik. Enver amcam tipik Batılı kimliği giyinmiş Türkiye’nin aydın yüzüydü, Türkan Şoray’cı olacak hali yoktu. Yeşilçam’ın kolejli “Avrupai” kadını, Hayat ve Ses mecmualarının kapak yüzü Filiz Akın, aslında tamamen Yunan sinemasındaki ticari bir başarının yerli pazara uyarlanmış ve hatta kopyalanmış bir versiyonuydu. Yani ortada özgün bir kültürel ya da sanatsal arayış yoktu, Almanların Zeitgeist dediği zamanın ruhuna teslim, Avrupalılık pasaportu verilmiş popüler bir Akdeniz şablonunun taklidi vardı ve Türkiye’de de seküler mahalle bu pasaportun peşindeydi.
Enver amcam babamın teyzesinin oğluydu. Kuzenler daha bebekken, mübadele yılı 1923’te Kesriye’den (Kastoria) Türkiye’ye gelmişlerdi. Uluslararası tanınan bir bilim insanıyla, öğrenme iştahı yüksek, her çıkan ansiklopediyi alıp kitaplığa dizen “tacir” babamın ilişkisini, çocukluğumda iki kuzen arasındaki yakınlık sanıyordum. Oysa daha sonra düşündüğümde Enver amcamın mutlak yalnızlığını kıran çevremde gördüğüm bu istisnai, hasetsiz ve saf kardeşlik, aslında göçmenlik damarından besleniyordu. Ailelerinin mübadeleyle Kesriye’den taşıdığı yaşanmışlıkların, kültürün ve tutunma inadının birlikteliğiydi. Babam amcamın başarısını sanki kendi başarısı gibi görüp seviniyor, onunla gurur duyuyordu.
Sık denilecek aralıklarla Ankara’dan, Avrupa’dan çıkıp geldiğinde kalabalık bir aile olsak da Sultanahmet’teki beş odalı evde ona ayrılacak bir odamız vardı. Enver amcam bu evi severdi. Arka cephesi Sultanahmet Camii’ne ve Arasta Çarşısı’na bakan, Ayasofya’ya adımlık mesafedeki İstanbul Art Nouveau tipi apartmanın pencerelerinden sarkıp onun gelişini beklerdik. O dönemin takım elbiseli, kravatlı akademisyeni olmasına rağmen kazıdan geliyorsa şortlu, elinde piposu, genç yaşında beyazlamış saçları dağınık, sakalı uzamış, biraz derbeder girerdi kapıdan. Arka balkona çıkıp adalardan Kız Kulesi’ne uzanan manzarayı içine çeker gibi seyrederdi. Sonra sofralar kurulur, sohbetler başlar, kahkahalar atılırdı. O sıkı bir CHP’li, babam Demokrat Parti Eminönü ilçesi başkan yardımcısı olmasına rağmen politik konuları tartıştıklarını hatırlamıyorum. Belki de Enver amcamın düşüncelerini akraba diline çevirirken de kürsüdeymiş gibi harekete geçen beden dili susturucuydu. Kelime aralarına es koyarak, ıhlamalarla cümlelerinin sonunu getirmedeki ağır temposu, işaret parmağıyla kulak altına dokunup gömlek yakasını hafifçe çekip kurtarması, gözlerini indirip “şimdi cevabı patlatacağım” der gibi düşünme molaları vermesi babamın onunla dalaşmaktan çekinmesinin nedeni olabilir.
Enver amcam geliyor diye sevinirdik, ama itiraf etmeliyim ki bunda ona duyduğumuz sempatinin yanında getirdiği hediyelerin payı büyüktü. Önceleri Londra Üniversitesi’nde çalışırken Eileen ablayla direksiyonu sağda bir İngiliz arabasıyla gelirlerdi. Hediyeleri Eileen ablanın elinden alırdık. Daha sonra Almanya’dan gelirken arabaları Volkswagen’dı ve hediye paketini Gudrun abla taşırdı. Gudrun ablayla daha sonra evlendiler, bir oğulları oldu, adını yine Enver koydular. Karısıyla İngilizce konuşuyordu, Junior Enver konuşmaya başladığında kendisine üç dilde söylenenleri anlıyor, üç dilde yanıt verebiliyordu. Enver amcamın kördüğüm olmuş trajik hayat hikâyesindeki en iç acıtan bölüm oğluyla olan ilişkisidir. Junior Enver şu anda nerededir, ne yapar hiç bilmiyorum.
Genç asistan Enver Yaşar Bostancı, erken Cumhuriyet dönemindeki Anadolu’yu modernleştirmek için “yüzü Batı’ya dönük” kadrolar arayan seküler-aydınlanmacı eğitim modeline tıpatıp uyuyordu. Başarılı eğitim geçmişi ve dikkati çeken Batılı fiziği, sanırım Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi Cumhuriyet’in vizyon kurumunda hemen kabul görmesinin ve hızla yükselmesinin yolunu açmıştır.
Enver amcam, Atatürk’ün “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, ateş olup dönmelisiniz!” şiarıyla yurt dışına gönderdiği ilk akademik kadroların yetiştirdiği ikinci “altın” nesildendi. Fizik Antropoloji Kürsüsünde açılan sınavı kazanarak 1952 yılında asistanlık yapmaya başladığında Paleoantropoloji kürsüsünün başına Harvard’dan “ateş” olarak dönen Ord. Prof. Muzaffer Şenyürek geçmişti. Akademik yazgısını belirleyen isim oydu, onunla sahaya inmiş, onun deneyimlerinden yararlanmış ve kendi potansiyelini keşfetmişti.
Enver amcamın Antalya’daki Belbaşı mağarasında gerçekleştirdiği kazılarda bulduğu özgün çakmaktaşından yapılmış mikro aletler, dünya literatürüne “Belbasian Culture” yani “Belbaşı Kültürü” olarak girdi. Antalya’nın Beldibi mağarasında da günümüzden 12 bin yıl önce Orta Taş Çağı’na ait duvarlara çizilmiş resimler, boyalı çakıl taşları, deniz kabuklarından kolyeler ve gelişmiş balıkçılık........
