Haluk Levent Olayından Dersler: İyilik Tek Kişiye Emanet Edilebilir mi?
Elbette tutuklanmak suçlu bulunmak demek değil. Ortada henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. İddiaların ne ölçüde doğru olduğu süreç sonunda belli olacak. Ben bu yazıda doğrudan Haluk Levent’in suçlu olup olmadığıyla ilgilenmeyeceğim. Suçlu olsun ya da olmasın, bizi çok ilginç bir soruyla baş başa bırakıyor. Bu olay neden sıradan bir mali soruşturmadan çok daha büyük bir hayal kırıklığı yarattı?
Kanaatimce bunun nedeni açık. Haluk Levent toplumun gözünde yalnızca bir sanatçı ya da yardım derneği yöneticisi değildi. Haluk Levent 6 Şubat depremlerinden sonra Türkiye’de iyiliğin, dayanışmanın ve vicdanın hâlâ mümkün olduğunu gösteren bir sembole dönüştü. Kamu kurumlarına, siyasi aktörlere ve hatta sivil toplum kuruluşlarına güvenin zayıfladığı bir dönemde milyonlarca insan Haluk Levent’e güvendi. İnsanlar yalnızca Ahbap’a bağış yapmıyor, aynı zamanda onun karakterine de kefil oluyordu.
Bu nedenle soruşturma birçok kişide sadece “Bağışlar doğru kullanıldı mı?” sorusunu doğurmadı. Daha varoluşsal bir tepkiyi de tetikledi. İnandığımız son iyi insan da mı böyle çıktı?
İyi ama toplum bir insana neden bu kadar ağır bir ahlaki yük yükler? Birini yaptığı iyiliklerden dolayı takdir etmekle onu iyiliğin vücut bulmuş hâline getirmek aynı şey midir? Daha önemlisi, toplumsal iyilik tek bir insanın karakterine emanet edilebilir mi? Gelin, bu sorular üzerine hep beraber önemli felsefecilerin de yardımıyla kafa yoralım.
Ancak analize geçmeden önce burada seküler-Atatürkçü dostlara bir empati hatırlatması yapmak istiyorum. Ne zaman bir Müslüman vakıf ya da tarikatta bir olay olsa bazı dostlar hemen bu olayı tüm gruba, hatta bazen tüm Müslümanlara genelliyor. “İşte bu dinciler böyle” diyorlar. Dinin nasıl dolandırılmak için kolay bir araç haline gelebileceğine dikkat çekiyorlar. Haluk Levent, Atatürk’ü ön plana alan, kendini sıkı bir Atatürkçü olarak tanıtan biriydi. Peki bu olay, isnat edilen suçların doğru çıkması durumunda, tüm Atatürkçülere genellenebilir mi? Atatürkçülük, seküler kutsal sembol ve ritüelleriyle insanları dolandırılmaya müsait hale getiriyor denebilir mi? (Haluk Levent’in gerçek Atatürkçü olmadığını söyleyenleri duyuyorum; aynısı zaten suç işleyen Müslümanlar için de söyleniyor!) Benim cevabım hayır… Ama bu sorulardaki amaç empati. Şimdi analize geçelim.
Kalabalığın ürettiği kahraman
Daha önce Mehmet Akif Ersoy olayı üstüne yazdığım bir yazıda Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard’ın “kalabalık hakikat değildir” düşüncesinden bahsetmiştim (https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/mahalle-dindarligi-mehmet-akif-ersoy-olayina-kierkegaardci-bir-bakis-226405/).
Kierkegaard elbette insanların bir araya gelmesinin her zaman kötü olduğunu söylemiyordu. Onun hedefinde, bireyin kendi ahlaki sorumluluğunu anonim bir topluluğa devretmesi vardı. İnsan tek başına vermekte zorlanacağı kararları kalabalığın içinde kolayca verir. Çünkü artık “Ben böyle düşünüyorum” demesine gerek yoktur. “Herkes böyle düşünüyor” demesi yeterlidir.
Tabi kalabalık sadece suçlu üretmez. Aziz de üretir. Kalabalıklarla hareket ettiğimizde birini herkes sevdiği için severiz, herkes güvendiği için ona güveniriz. Hakkında şüphe dile getirmek neredeyse ahlaksızlık gibi görünür. Çünkü o kişi artık yaptığı somut işlerden bağımsız olarak grubun umutlarını, özlemlerini ve erdemlerini temsil etmeye başlamıştır.
Haluk Levent’in başına gelen kısmen buydu. Bir kesim onu yalnızca çok sayıda insana yardım eden başarılı bir sanatçı olarak görmedi. Ona Türkiye’de iyiliğin hâlâ mümkün olduğunu kanıtlama görevi de verdi. Kurumların yetişemediği yere yetişen vicdanlı ve çalışkan bir kurtarıcı olarak okudu. Eşim de dahil birkaç yakın dostuma, lisedeyken hayranlıkla dinlediğim ve yine o yıllardan sabıkalı olduğunu bildiğim Haluk Levent’e güvenmediğimi söylediğimde, bana inanmanın ötesinde sanki büyük bir haksızlık yapıyormuşum gibi davrandılar. Bu oturup üstüne konuşulacak bir konu bile değildi!
Şu andaki suçlamalar ileride yanlışlanacak olsa bile, aslında baştan beri bilmemiz gereken basit bir gerçek vardı. Haluk Levent kusursuz bir insan değil. Çünkü zaten hiçbir insan kusursuz değil. Asıl sorun zaten Haluk Levent’in kusursuz olmaması değil. Toplumun bir kesiminin ondan kusursuz olmasını beklemesiydi.
Kierkegaard’ın kalabalığı bugün en güçlü biçimde sosyal medyada karşımıza çıkıyor. Sosyal medya birini birkaç gün içinde kahramana dönüştürebildiği gibi, aynı hızla şeytana da dönüştürebilir. Dün Haluk Levent hakkında en küçük eleştiriyi kabul etmeyenlerin bir kısmı bugün onun yaptığı bütün yardımların bir aldatmacadan ibaret olduğunu söylüyor. Buna karşılık bazı hayranları da ortaya çıkan iddiaları incelemeden, bütün soruşturmanın bir komplo olduğuna hükmediyor.
İlk grup geçmişteki hayranlığını, ikinci grup bugünkü öfkesini hakikatin yerine koyuyor. Daha doğrusu iki grup da aynı şeyi yapıyor. Kendi hükmünü vermek yerine ait olduğu kalabalığın hükmünü tekrar ediyor.
Oysa bir kişinin geçmişte yaptığı iyilikler, onun daha sonra hata yapamayacağını göstermez. Aynı şekilde bir kişinin ağır bir hata yapmış olması da geçmişte yaptığı bütün iyilikleri geriye dönük olarak yok etmez. Gerçek insanlar iyilik ve kötülüğün tek renkten oluşan sembolleri değildir. Çelişkileri, zaafları, başarıları ve başarısızlıkları olan karmaşık varlıklardır.
Kierkegaard’ın önerisi, kalabalıktan ayrılıp tekil bir birey olabilmektir. Bu, toplumdan kopmak anlamına gelmez. Kendi hükmümüzün sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. Dolayısıyla bugün ihtiyacımız olan şey ne kör savunma ne de dijital infazdır. İhtiyacımız, duygularımızla olgular arasına mesafe koyabilecek kadar birey olabilmektir. İdeolojik kamplardan sıyrılıp birey olabilmektir.
Dolayısı ile Haluk Levent olayı bir kez daha Kierkegaardçı dersi bize hatırlatıyor: Kalabalıklar hakikat değildir!
Hipergerçek kurtarıcı
Fransız düşünür Jean Baudrillard, meselenin başka bir boyutunu görmemizi sağlar (Baudrillard’ın görüşlerini daha detaylı ele aldığım şu yazıma da göz atabilirsiniz: https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/turkiye-simulasyonuna-hos-geldiniz-baudrillard-cig-ve-altayli-ile-tanisiyor-188075/ ).
Baudrillard’a göre modern toplumda imgeler bazen temsil ettikleri gerçekliğin önüne geçer. Bir süre sonra gerçek insanla değil, medya tarafından üretilmiş bir karakterle ilişki kurmaya başlarız. Baudrillard buna hipergerçeklik adını verir.........
