Orpheus’un bakışı ve yasın sineması: Hamnet üzerine…
Orpheus ve Eurydice, Yunan mitolojisinde müzik yeteneğiyle tanrıları ve ölüleri büyüleyen bir ozanın trajik aşk hikayesini anlatır. Orpheus, sevdiği kadın Eurydice’yi yılan ısırığı sonucu kaybettikten sonra onu geri getirmek için Hades’in hüküm sürdüğü yeraltı dünyasına iner. Hades, Orpheus’un müziğine dayanamaz ve Eurydice ile yeryüzüne çıkmasına izin verir, ancak sevgilisine dönüp bakmamasını şart koşar. Orpheus’un yeryüzüne çıkarken bu kurala dayanamayıp arkasına bakması, Eurydice’nin sonsuza dek kaybolmasına yol açar.
Nurdan Gürbilek, şahane kitabı Sessizin Payı’nda Orpheus mitine dönerken yazı ile kayıp arasındaki gerilimi “Orpheus çıkmazı” kavramıyla düşünür. Orpheus’un yeraltına inişi çoğu zaman sevginin gücüyle açıklanmaya çalışılsa da hikayenin asıl meselesi kahramanımızın geri dönüş yolunda yaşadığı tereddüt aslında. Orpheus, sevdiğini geri getirebileceğine inanır ama bakma arzusuna yenildiği anda kaybı kesinleştirir. Bu bakış, kaybı telafi etmediği gibi onu geri alınamaz hale getirir. Gürbilek tam da bu noktada yazıya dair temel sorusunu sorar: Yazı neyi kurtarır? Kaybın kendisini mi, yoksa kaybın etrafında kurulan anlamı mı?
Bu soru, çocuklarını kaybettikten sonra yazmayı sürdüren iki yazar üzerinden daha somut hale gelir. Dostoyevski, oğlunun ölümünden sonra yazıya yönelir. Acıyı doğrudan anlatmayı seçmez. Onu kurmacanın içine yayar, karakterlerin düşüncelerine, itirazlarına, isyanlarına dağıtır. Karamazov Kardeşler’de İvan’ın Tanrı’ya yönelttiği sert sorular, yalnızca felsefi bir sorgulama olarak okunamaz. Bu soruların arkasında, adaletsiz bir kaybın yarattığı sarsıntı vardır. Yazı, Dostoyevski için acıyı ortadan kaldıran bir alan olmaz. Ancak acının düşünceye dönüşebileceği bir zemin açar. Bu zeminden “Ecinniler” gibi büyük bir eser çıkar.
Sedanın aksinde yer alan Coetzee’de ise bambaşka bir tutumla karşılaşılır. Oğlunun ölümünden sonra yazdığı metinlerde belirgin olan şey, geri çekilmedir. Acının temsil edilmesine karşı duyulan temkin, etik bir mesafe olarak kurulur öncelikle. Yazının kaybın yerini doldurmasına izin verilmez. Burada bir direnç mevzisi oluşur. Sessizlik burada anlatının eksik kaldığı bir alan değildir. Korunması gereken bir sınır halini alır.
Gürbilek’in Orpheus çıkmazı tam da bu iki yaklaşım arasında belirir ve yazı ya acıyı dönüştürmeye çalışır ya da suskunluğu muhafaza eder. Her iki durumda da sanatın yapamayacağı ve kabul etmesi gereken bir şey vardır. Bu kabul, ne olursa olsun kayıplarımızın geri getirilemeyeceği gerçeğidir. Hem tarihe hem edebiyata baktığımız görürüz ki bazı kayıplar anlatıya direnerek var olurlar. Söze döküldüğünde hafifleyen ya da yerli yerine oturan deneyimler değildir bunlar. Temsil edilmeye çalışıldıkça daha ağırlaşan, anlamlandırılmak istendikçe derinleşen kayıplar anlatmak ya da yazmanın neye tekabül........
