Post-Mahir dönem tartışmalarına bir katkı
12 Mart darbesinin ve Kızıldere’de Mahir Çayan ile yoldaşlarının katledilmesinin yıldönümleri arasında, aynı gelenekten gelen uçların yeniden gerildiğine tanık olduk.
THKP/C içindeki bölünme üzerinden yapılan ithamlar, muhatapları tarafından adeta Pandora’nın kutusu açılmış gibi karşılandı. Aradan 54 yıl geçtikten sonra “bu da nereden çıktı”, “bu neyin hesabı” nidaları bundandı. Birbirimizi övmek, eski açıklarımızı örterek unutturmak dururken buna ne gerek vardı dendi. Bizzat Lenin’i, Stalin’i, hatta Marx’ı otopsi masasına yatıranlar, Paris Komünü’nü revize edenler bunu unutup, eski defterleri karıştırmanın genç kuşakları yanıltacağını bile söylediler.
Bir defa daha gördük ki, THKP/C geleneğini sahiplenenlerin bir kesimi arasında son yıllara kadar kısa ve yüzeysel değinmelerle geçiştirilen bu sorun, bir kez daha derin katmanlarına inilmeden ele alındı. İki taraf da yaşananı anlamaktan çok, kendi cenahını yüceltip karşı tarafı değersizleştirme çabasına girdi. Kapışma düğümü çözmedi; aksine, iki ucundan çekildikçe daha da sıkılaştırdı.
Bu polemik, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in şu sözünü hatırlatıyor: “Alışılmış biçimde bilinen, aslında henüz gerektiği gibi bilinmiş değildir.” Karşılıklı söylenenler, bölünmede Mahir Çayan’ı haklı çıkarmaktan çok, adeta bir kendini haklı çıkarma gösterisine dönüştü. Bunun, “Mahir’in mührü kimde olacak” tartışmasına evrildiği açık. İlk hücuma geçenin bir sortisine karşılık, diğer taraf üst üste sortilerle kendini galip ilan etti. Gerçekten öyle mi? Bu soruyu sormadan geçemiyoruz. Bunun burada kalmayacağı, arkasının geleceği ise şimdiden bellidir.
THKP/C içindeki tartışmalar, Mahir Çayan ile Yusuf Küpeli–Ramazan Aktolga çevresi arasında başladı. Ancak burada kalmadı; tabana doğru yayıldı. 1975 sonrasında yaşanan ardışık bölünmeleri de tetikleyen bu sürecin hangi koşullarda ortaya çıktığı, ideolojik ve örgütsel düzeyde nasıl şekillendiği anlaşılmadan yapılan tartışmalar eksik kalır. Eğer bu tablo, 54 yıl sonra “gün aydınlığında şimşek çakması” gibi takdim edilirse, sorunun arka planını kavramak mümkün olmaz. Bir şeyin bilgisine ancak nedenleri ve sonuçları kavranarak ulaşılabileceği, Aristoteles’ten beri bilinen bir gerçektir.
Tartışmanın ortasına balıklama dalmak bize düşmez. Bu yazıda yalnızca polemiklerdeki kavram kargaşasına ve manipülasyonlara işaret etmekle yetineceğiz.
Bölünmenin hakikati: Yenilgi, korku ve kopuş
Devrimci hareketler dünyanın neresinde olursa olsun, karşıdevrim tarafından vahşice bastırılıp mağlup edildiğinde bir krizle yüz yüze kalır. Baskının şiddeti, yenilgiye uğrayan örgütler içinde sağlam olanlarla zayıf olanları açığa çıkarır. Zayıf ve sallantılı unsurlar, eski pozisyonlarını terk etmekle kalmaz; bunu ideolojik, siyasi ve ahlaki gerekçelerle meşrulaştırmaya da yönelir. 1971’de THKP/C içindeki bölünmenin temelinde de bu dinamik yatıyordu.
THKP/C içindeki sapma, Mahir Çayan’ın örgütlediği silahlı eylem çizgisini izleyerek gelişti; ancak esas olarak 30 Mart 1971 Kızıldere Katliamı ile 6 Mayıs’taki idamlar arasında belirginleşti. Bu sürecin ideolojik, siyasi ve örgütsel sonuçları ise emniyet, cezaevi ve mahkeme aşamalarında, Küpeli–Aktolga çevresinde kümelenenlerin söylemlerinde açık biçimde ortaya çıktı.
“Abdülhamitçilik” olarak anılan yönelim, Selimiye Kışlası’nın 6. Koğuşu’nda imal edildi. Koğuşta Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Bingöl Erdumlu, Ertuğrul Kürkçü, THKO’dan Nahit Töre ve diğerleri kalıyordu. Sıkıyönetim Mahkemesi duruşmaları henüz başlamamıştı. Mahirler Kızıldere’de katledilip Denizler idam edildikten sonra koğuşta yoğun bir panik havası oluştu. Birçoğunu öldürülme, asılma ya da ömür boyu hapiste kalma korkusu sardı. Başını Küpeli ve Aktolga’nın çektiği kanat, suçu faşist generallerde ve onların emrindeki güvenlik güçlerinde değil, Mahir’de görüyor; onun adını öfke ve nefretle anıyordu. THKO davasından Nahit Töre de kendi örgütüne karşı aynı ruh hâli içindeydi.
Zor ve korku, bu kopuşa teorik ve siyasi bir kılıf hazırlanmasını beraberinde getirdi. Nedametçi ve teslimiyetçi görüşler, polis, savcı ve mahkeme ifadelerinde adım adım inşa edildi. Bu süreç, Mahirleri, Denizleri ve İbrahimleri devrimci mücadelenin zirvesine taşırken; Yusufları, Aktolgaları ve Uçarları uçuruma sürükledi.
Yenilgi sendromu; devrimden kuşku, karamsarlık, inkârcılık, geçmişi karalama ve inanç yitimi gibi belirtilerle kendini gösterir. Domenico Losurdo’nun belirttiği gibi, “Kurbanlar, zulüm gördükleri sürecin belirli bir anında zalimlerin görüşlerini benimseme eğilimi gösterirler.” Zayıf unsurlar çareyi, egemen sınıfların şu ya da bu kanadına sığınmakta arar. Bu eğilim, Bingöl Erdumlu’nun İstanbul sıkıyönetim komutanı Faik Türün’le; THKO’lu Nahit Töre’nin ise Özel Harp Dairesi’nden akrabası Memduh Ünlütürk’le temas kurmasına kadar vardı.
Sömürücü sistemlerde korku, egemen sınıfın başlıca araçlarından biridir. Tarihsel gelişimi boyunca, farklı biçimlere bürünse ve her yeni aşamada yönetici sınıfın rengini alsa da, sürekli derinleştirilip çeşitlendirilmesi ve faşizmde en yüksek noktasına ulaşması tesadüf değildir.
Buna karşılık devrimci saflarda zor zamanlarda iki ana eğilim belirir: İlki, ucunda ölüm olsa da yaşananları bükülmeden göğüslemek ve korkuya rağmen davadan vazgeçmemektir. İkincisi ise zulmedenlere, iktidarı elinde tutanlara boyun eğmektir.
Bu ikinci eğilim, korkuya karşı çareyi yeni duruma uyum sağlamakta bulur. Zulmedenlerle özdeşleşerek korkuyu azaltmaya çalışır. Kendi kendine düşman muamelesi yapanların takdirini kazanmak ve onların insafa gelmesini sağlamak öne çıkar. Psikolojinin diliyle bu, bir savunma mekanizmasıdır.
Yenilginin teorisi: Tersyüz edilen tarih yazımı
Nahit Töre mahkemeye çıkarıldığında “Ben Marksist değilim” diyordu. Aynı zamanda II. Abdülhamid’in ilericiliğini savunuyor, onu gelmiş geçmiş en büyük padişah ilan ediyordu. Bu yaklaşım, Profesör İdris Küçükömer’in kötü ünlü formülüne dayanıyordu: “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur.” Böylece tarihsel kamplaşmada eski safını değiştirerek yeni bir konum alıyordu.
Küçükömer, 21 Mayıs 1963’teki askerî darbe girişiminden önce Talat Aydemir’in sivillerle ilişkilerinden sorumlu kişiydi. Girişim yenildi, elebaşı olarak Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildi. Bu kırılmanın ardından Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması kitabını yazarak siyasal ekseni tersyüz eden tezini ortaya attı.........
