“1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe” üzerine
Karl Marx’ın 1844 tarihli “El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, onun düşüncesindeki temel kırılmanın ve yön değişiminin izlenebileceği kurucu bir uğraktır. Bu metin, klasik ekonomi politiğin —özellikle Adam Smith, Jean-Baptiste Say ve David Ricardo— kavramlarını devralarak işe başlar; ancak bu kavramları yalnızca betimleyici değil, eleştirel bir çerçevede yeniden kurar. Marx burada ekonomi politiğin “doğal” ve ebedi kabul ettiği ilişkilerin aslında tarihsel ve toplumsal olarak kurulmuş tahakküm biçimleri olduğunu göstermeye yönelir.
Aynı zamanda metin, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in idealist diyalektiği ile Ludwig Feuerbach’ın yabancılaşma anlayışının özgün bir gerilim içinde ve praksis kavramı çerçevesinde yeniden işlenmesini içerir. Ancak Marx bu iki düşünürü yalnızca takip etmez; onların sınırlarını da açığa çıkarır ve içererek aşar. Hegel’de yabancılaşma düşüncenin bir momenti olarak kalırken, Feuerbach’ta insanın özüne indirgenen soyut bir eleştiri düzeyinde kalır. Marx ise yabancılaşmayı maddi üretim ilişkilerinin içine yerleştirip, özel mülkiyet, emek-sermaye karşıtlığı çerçevesinde onu tarihsel ve toplumsal bir kategoriye dönüştürür.
El Yazmaları, kapitalist üretim tarzını insanın özüne yönelmiş bir yabancılaşma süreci olarak kavrayarak Marx’ın sonraki çalışmalarının teorik zeminini kurar. Burada emek, yalnızca ekonomik bir değişken değil, insanın dünyayla kurduğu kurucu ilişkinin ifadesidir; dolayısıyla emeğin metalaşması, insanın kendi varoluşuna yabancılaşmasının tarihsel biçimidir.
Ücret, emek ve sınıf karşıtlığı
Marx ilk El Yazması’na ücretin işçi ile kapitalist arasındaki açık bir savaşımın ürünü olduğunu ileri sürerek başlar. Bu savaşım, bireysel pazarlıkların ötesinde, sınıflar arasındaki yapısal güç ilişkilerinin ifadesidir. Kapitalist sınıf, mülkiyet ve birikim avantajları sayesinde bu mücadelede üstün bir konuma sahipken, işçi sınıfı yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorunda olan bağımlı bir konuma itilmiştir.
Ekonomi politik, ücret ilişkisini özgür sözleşmeye dayalı doğal bir değişim olarak sunarken, Marx bu ilişkinin ardındaki eşitsiz güç yapısını açığa çıkarır. İşçiler arasındaki rekabet, kapitalistlerin konumunu güçlendirirken, işçi sınıfının kolektif direncini zayıflatır. Böylece ücret, eşitler arası bir değişim değil, tarihsel olarak kurulmuş bir tahakküm ilişkisinin ifadesi haline gelir.
Sermaye, birikmiş emek olarak tanımlansa da, bu birikim ancak işçinin emeğinin ürününden koparılmasıyla mümkündür. Bu süreçte emek, kapitalist üretim tarzı içinde bir meta haline gelir. (Marx henüz burada emek ile emek gücü ayrımına ulaşmamıştır.) Ancak Marx açısından bu durum yalnızca ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda insanın kendi özüne yabancılaşmasının göstergesidir. İşçi, ürettiği üründen, üretim araçlarından, üretim sürecinden ve nihayet kendi insani niteliklerinden kopar.
İşbölümü ve yoksullaşma
Marx’a göre işbölümü emeğin üretken gücünü, toplumun zenginliğini artırırken işçiyi bir makine durumuna düşürecek düzeyde yoksullaştırır ve onu tek boyutlu bir varlığa indirger. Emek, sermaye birikimine ve böylece toplumun zenginliğine yol açarken işçiyi kapitaliste daha daha bağımlı hale getirir. İşçi, üretim sürecinin yalnızca küçük bir parçasına indirgenir ve böylece üretimin bütünlüğünü kavrama yetisini yitirir. Kapitalisti ise büyümüş bir rekabet içine atar ve dizginsiz bir aşırı üretim temposuna götürür.
Bu süreç, yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir yoksullaşmayı da beraberinde getirir. Marx’a göre ekonomi politik, işçiyi yalnızca çalışan bir varlık olarak ele alır ve onun insan olarak varlığını üretim sürecinin dışında düşünür. İşçinin yaşamı, çalışabildiği ölçüde değer kazanır; çalışamadığı an ise toplumsal olarak görünmez hale gelir. Ücret de, işçinin yalnızca hayatta kalmasını ve yeniden çalışabilir olmasını sağlayacak düzeyde belirlenir.
Marx’a göre; ekonomi politik işçinin tıpkı herhangi bir beygir gibi, ancak çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini söyler. Onu çalışmadığı zaman insan olarak düşünmez. Marx’ın buradaki soyut emek vurguları daha sonra geliştireceği emekgücünün değeri ve emek zaman kavramları için bir sinyaldir. Ekonomi politiğin işçiyi “iş hayvanı” olarak görmesi birkaç yerde vurgulanır. Marx’a göre, meta-emek kuramı kılık değiştirmiş bir kölelik kuramıdır. Eğer emek meta ise en uğursuz özelliklerle bezeli bir metadır. Hatta ekonomi politikçilere göre meta bile değildir. Çünkü özgür bir pazarlığın özgür bir sonucu değildir. Güncel iktisadi rejim işçiyi yetkinleştirip insanı alçaltır.
Bu bölümde Marx, Jean Baptise Say, Adam Smith gibi ekonomi politikçilerden bolca alıntı yapar ve eleştirilerde bulunulur. Marx’a göre bir metaya insanal katkı ne kadar büyükse cansız sermayenin kârı da o kadar büyük olur. Kapitalistler arasındaki rekabet sermayelerin birikimini artırır. Sermaye kârı onun büyüklüğüyle orantılıdır. Büyük sermaye küçük sermayeye göre daha hızlı birikim sağlar.
Sermaye, yalnızca birikmiş emek değil, aynı zamanda başkalarının emeği üzerinde kurulan bir egemenlik ilişkisidir. Kapitalist, bu gücü kişisel niteliklerinden değil, sermaye sahibi olmasından alır. Bu nedenle kapitalist ile işçi arasındaki ilişki, bireysel değil, yapısal bir ilişkidir.
Kapitalistler arasındaki rekabet, sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine yol açar. Büyük sermayeler, küçük sermayeleri tasfiye edebilecek yapısal avantajlara sahiptir. Daha düşük maliyetlerle, hatta bir süre zarara katlanarak üretim yapabilir ve piyasada belirleyici konuma gelebilirler. Ayrıca büyük kapitalist daha büyük niceliklerle aldığı için her zaman küçükten daha ucuza satın alır ve zarara uğramadan daha ucuza satabilir.
Bu süreç, yalnızca işçi sınıfını değil, küçük kapitalistleri de sistemin dışına iter. Böylece kapitalist üretim tarzı, kendi iç dinamikleri gereği hem rekabet üretir hem de bu rekabeti ortadan kaldıracak tekelleşme eğilimleri yaratır.
Toprak rantı ve toplumsal çıkar çelişkisi
Marx yine burada Say ve Smith’in toprak rantı konusundaki görüşlerini sıralayarak eleştiriler getirir ve toprak rantının insanların gerçek alışverişlerinde büründüğü biçime yönünü çevirir. Toprak rantı, çiftlik kiracısı ile toprak sahipleri arasındaki savaşımdan kaynaklanmıştır. Say, toprak rantının nüfus ile birlikte arttığını söyler ve toprak rantının demiryolları vb. ile güvenliğin iyileştirilmesi, ulaşım araçlarının çoğalması ile birlikte arttığını da ekler. Marx bu görüşe katılır ve buna hammadde fiyatlarının artışını da katar. Hammadde talebinin artışı ve değerinin yükselmesi nüfus artışına bağlı olabilir. Ama her yeni türetim eskiden kullanılmayan veya az kullanılan hammaddelerin sanayide her yeni kullanımı toprak rantını artırır. Böylece kömür ocaklarının rantı, demiryolları, buharlı vapurlar ile birlikte büyük ölçüde yükselmiştir.
Toprak rantı, Marx’a göre toprak sahibi ile kiracı arasındaki mücadeleden doğar. Nüfus artışı, sanayileşme ve ulaşım olanaklarının gelişmesi rantı artırır; ancak bu artış toplumsal refahın artışı anlamına gelmez.
Marx, toprak sahibinin çıkarının toplumun çıkarı ile özdeş olduğunu savunan Smith’in görüşünü reddeder. Ona göre özel mülkiyet rejimi altında bireysel çıkar ile toplumsal çıkar arasında yapısal bir çelişki vardır. Artan kira fiyatları ile derinleşen sefalet arasındaki ilişki, bu çelişkinin en somut göstergelerinden biridir. Örnekleri çoğaltan Marx şu sonuca varır: Demek ki toprak sahibinin çıkarı toplum çıkarı ile özdeş olmak şöyle dursun, onun dolaysız karşıtıdır.
Marx’ın metninin teorik merkezi, yabancılaşma kavramıdır. Yabancılaşma, işçinin yalnızca üretim sürecinden değil, kendi özünden kopmasını ifade eder. Bu süreç dört düzeyde gerçekleşir: İşçi ürettiği ürüne, üretim etkinliğine, türsel varlığına ve diğer insanlara yabancılaşır.
Ekonomi politikçilerin özel mülkiyet olgusundan yola çıktıklarını ama onu açıklamadıklarını, emek ile sermayenin, sermaye ile toprağın ayrılma nedenleri üzerinde durmadıklarını söyleyen Marx, bütün bu ilişkileri yabancılaşma kavramı çerçevesi içinde değerlendirir. Feuerbach ve Hegel’den alınan ve geliştirilen yabancılaşma kavramı metinde hemen her işlenen konuda yer almıştır.
İşçinin ürettiği nesnenin kendisine yabancı ve ona hükmeden bir güç haline gelmesi yabancılaşma olgusunu gösterir. İşçi bu kendine yabancı nesneyi ne kadar çok üretirse kendisini o kadar değersizleştirir. Burada Marx, Feuerbach ve Hegel’in din ve Tanrı konusundaki yabancılaşma kuramını ekonomi politiğe ve insanın özsel etkinliğine, özel mülkiyete uyarlayarak açıklar. İnsan nasıl kendi düşünce dünyasında yarattığı Tanrı’nın esiri oluyor ve onun egemenliği altına giriyorsa, emek de yarattığı ve kendinden uzaklaşan, düşman olan nesnenin egemenliği altına girer. İnsan Tanrı’ya ne kadar çok şey verirse kendine o kadar az şey kalır.
Feuerbach’ta yabancılaşma insanın doğasına dayanan soyut bir süreçtir. Hegel’de ise doğa, özne ile nesnenin özdeşliği olan Tin’in kendine dönüş evresidir. Hegel kapitalist dünyanın çelişkilerini Mutlak Tin içine koyar. Marx ise yabancılaşmanın kökenini insanın üretici etkinliğinde kavrar ve onu mutlak içine koymaz.
İşçi, ürettiği nesne üzerindeki denetimini kaybeder; bu nesne ona yabancı ve hatta düşmanca bir güç olarak geri döner. Böylece insan, kendi yarattığı dünyada güçsüzleşir. Bu yaklaşım, Hegel’in yabancılaşma kavramının maddi üretim ilişkilerine uygulanmasıdır; ancak Marx bu kavramı kökten dönüştürerek onu düşünsel değil, toplumsal bir gerçeklik olarak yeniden kurar. Marx’ta yabancılaşma zorunlu bir uğraktır ve ancak özel mülkiyetin kaldırıldığı komünist toplumda aşılabilir. O zaman insanal ilişkiler çıkar ya da gereksinme tarafından dayatılmayacak, bütünsel insanın kendinde taşıdığı sonsuz zenginlikler özgürce geliştirilebilecektir.
Emek-sermaye ilişkisi ve insanlık durumu
Emek ile sermaye arasında birbirlerini üretme bağlamında ilişkisel bir süreç vardır. Bu ilişki karşılıklı bir üretim sürecine dayanır; ancak bu karşılıklılık eşitlik anlamına gelmez. İşçi, sermaye için var olduğu ölçüde vardır ve bu durum onun varoluşunu araçsallaştırır.
Kapitalist sistemde artık işçiden başka bir şey olmayan insan işçi olarak kendisine yabancı olan sermaye için var olduğu ölçüde vardır. İşçi ancak sermaye olarak kendisi için var olur olmaz işçi olarak vardır. Her birinin varoluşu diğerine bağlıdır.
Ekonomi politikçiler işsizi bu emek ilişkileri dışında tanımaz. Onlara göre amaç işçiyi çalışma süresince yaşatma ve sadece işçiler soyunun sürmesini sağlayacak biçimde yaşatma ihtiyacıdır. Üretim insanı sadece meta olarak yaratmakla kalmaz, onu fizik bakımından olduğu kadar entelektüel bakımdan da insanlıktan uzaklaştırılmış varlık olarak üretir. Marx bu bölümde toprak sahibi ile kapitalist arasındaki gerilimlere de değinir. Ve kapitalistin toprak sahibine karşı zorunlu zaferinden bahseder. Paranın tüm özel mülkiyet biçimlerini yeneceği gibi kapitalistler bu çatışmadan galip çıkacaklardır.
Kapitalist üretim süreci, insanı yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda fiziksel ve zihinsel olarak da dönüştürür. İnsan, kendi emeğinin öznesi olmaktan çıkarak nesnesi haline gelir. Böylece insan, kendi yaşam etkinliği üzerindeki denetimini kaybeder ve kendi üretiminin karşısında edilgenleşir.
Özel mülkiyet ve komünizm
Marx’a göre özel mülkiyet, yalnızca ekonomik bir kurum değil, yabancılaşmış emeğin somutlaşmış biçimidir. Bu nedenle özel mülkiyet, yabancılaşmanın hem sonucu hem de yeniden üretim koşuludur. İşçi emeğinin ürününü yitirdikçe bu ürün başkasının mülkiyetine dönüşür; özel mülkiyet genişledikçe yabancılaşma derinleşir. Bu karşılıklı ilişki, kapitalist toplumun temel çelişkisini oluşturur.
Bu noktada Marx, mülkiyet ile mülksüzlük karşıtlığının yüzeysel bir karşıtlık olarak ele alınmasını eleştirir. Asıl belirleyici olan, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktır. Dolayısıyla sorun mülkiyetin dağılımı değil, mülkiyetin üretildiği toplumsal ilişkilerin kendisidir.
Marx burada kendi komünizm anlayışının ipuçlarını verir ve kaba (eşitlikçi, siyasal) komünizmi eleştirir. Onların özel mülkiyetin olumlu özünü kavrayamadığını ileri sürer. Özel mülkiyetin (insanal yabancılaşma) olumlu kaldırılışı ve bunun sonucunda insanal özün insan tarafından ve insan için gerçek sahiplenilmesi olarak komünizm açıklamasını getirir.
Bu komünizm insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür. Varoluş ile öz, nesnelleşme ile kendini olumlama, özgürlük ile zorunluluk, birey ile cins arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür. Tarihin çözülmüş bilmecesidir.
Marx komünizm hakkında sonraki eserlerinde pek konuşmaz. Bu metinde ise felsefi ve antropolojik bir komünizm anlayışı geliştirir. Komünizm, yalnızca özel mülkiyetin kaldırılması değil, insanın kendi özüne yeniden kavuşmasıdır. Bu nedenle Marx, mülkiyetin kaba biçimde eşitlenmesini yani mülkiyetin genelleştirilmesini savunan yaklaşımları (kaba komünizm) eleştirir; çünkü bu tür yaklaşımlar, insanı her anlamda daha da yoksullaştırır ve yabancılaşmayı ortadan kaldırmak yerine genelleştirir. Özel mülkiyetin olumlu kaldırılması ise insanal yaşamın sahiplenilmesi, tüm yabancılaşmanın kaldırılması, din, aile, devlet vb. dışı insanın toplumsal varlığına dönüşü anlamına gelir.
Komünizm, insanın duyusal, toplumsal ve yaratıcı yetilerinin özgürleşmesini ifade eder. İnsan, ancak kendi emeğinin ürününü ve üretim sürecini bilinçli biçimde sahiplenebildiğinde gerçek anlamda özgürleşir. Bu süreç aynı zamanda insan ile doğa arasındaki yabancılaşmanın aşılmasıdır. Doğa artık yalnızca bir tüketim nesnesi değil, insanın kendini gerçekleştirdiği bir etkinlik alanı haline gelir. Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür.
Marx’ın burada geliştirdiği önemli bir düşünce de duyuların toplumsallığıdır. Özel mülkiyet koşullarında insanın duyuları körelir; nesneler yalnızca sahip olunacak şeyler olarak algılanır. Oysa komünizm, duyuların insanal biçimde yeniden örgütlenmesini mümkün kılar. Böylece estetik, toplumsal ve duyusal deneyim yeniden insani bir içerik kazanır.
Müzikçi olmayan kulak için en güzel müzik hiçbir anlam taşımaz. Toplumsal insanın duyuları toplumsal olmayan insandan farklıdır. İnsanal özün nesnel olarak açılmış zenginliği sayesinde ancak duyular insanal zevke uygun hale gelir. Açlıktan ölen insan için yiyeceğin insanal biçimi değil sadece yiyecek olarak soyut varlığı vardır. Bu beslenme hayvanal beslenme etkinliği gibidir. Kaygı ve yoksulluk içindeki bir insan da en güzel tiyatro eseri karşısında duyusuzdur. İnsanal özün nesnelleşmesi sayesinde insan ve doğanın özünün tüm zenginliğine karşılık düşen insanal duyu yaratılabilir. Komünizm insanın kurtuluş ve kendini onarımının gerçek uğrağı tarihin gelecekteki gelişmesi için zorunlu uğraktır.
Hegel eleştirisi ve praksis
El Yazmaları bazı Marksistlerce Hegelciliğin ön plana çıkarıldığı bir metin olarak görülür. Oysa Marx burada, Hegel felsefesi ile hesaplaşır ve yöntem konusundaki görüşlerini geliştirir. Marx’a göre Hegel, zenginliği, devlet erkliğini, insanal varlığa yabancılaşmış özler olarak kavradığı zaman onları sadece kendi soyut biçimleri ve düşünülmüş varlıklar olarak ele alır. Yani soyut felsefi düşüncenin bir yabancılaşmasıdır bunlar. Bu nedenle tüm hareket mutlak bilgi ile sona erer.
Marx’ın Hegel’e yönelttiği eleştiri, onun düşüncesindeki en önemli kopuşlardan birini temsil eder. Hegel’de yabancılaşma, Tin’in kendi kendisini dışsallaştırması ve yeniden kendine dönmesi sürecidir; dolayısıyla çözüm düşünce düzeyinde gerçekleşir.
Marx ise bu yaklaşımı tersine çevirir. Ona göre Hegel, somut insanı soyut düşüncenin momentlerine indirger ve böylece gerçek toplumsal ilişkileri gözden kaçırır. Yabancılaşma, Marx için düşünsel değil, maddi bir süreçtir; bu nedenle onun aşılması da maddi yaşamın dönüşümünü gerektirir.
Bu bağlamda “praksis” kavramı belirleyici hale gelir. İnsan, doğayı dönüştürürken aynı zamanda kendini de dönüştürür; dolayısıyla insanın özü sabit değil, tarihsel olarak kurulan bir etkinliktir. Nesnelleşme, insanın özsel etkinliğinin bir parçasıdır; ancak bu süreç yabancılaşmış biçim aldığında insan kendi üretiminin karşısında güçsüzleşir, alçalır.
Marx’ın Hegel eleştirisi, yalnızca idealizme karşı bir reddiye değil, aynı zamanda (Engels ile birlikte Alman İdeolojisi eserinde geliştireceği) materyalist diyalektiğin kuruluşudur. Bu yaklaşımda düşünce değil, maddi yaşam belirleyicidir; çelişkiler bilinçte değil, üretim ilişkilerinde ortaya çıkar. Böylece felsefe, dünyayı yorumlayan bir etkinlik olmaktan çıkar ve onu dönüştürmeye yönelen bir praksis haline gelir.
“1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe”, Karl Marx’ın düşüncesinde sürekliliği temsil eden kurucu bir metindir. Bu metinde Marx, klasik ekonomi politiğin kategorilerinin içsel bağlantılarını analiz ederek onların ardındaki toplumsal ilişkileri görünür kılar; ancak bu çözümleme yalnızca ekonomik bir eleştiri olarak kalmaz, insanın özüne yönelik kapsamlı bir sorgulamaya dönüşür.
Emek, burada yalnızca üretim sürecinin bir unsuru değil, insanın dünyayla kurduğu temel ilişkidir. Bu nedenle emeğin metalaşması, insanın kendi öz etkinliğine yabancılaşmasının tarihsel ifadesidir. Kapitalizm, bu anlamda yalnızca bir ekonomik sistem değil, insanın kendi yaratımları karşısında değersizleştiği, güçsüzleştiği tarihsel bir yabancılaşma biçimidir.
Günümüze tamamı ulaşmamış ve ilk başlarda yayınlanmak üzere yazılmayan bu metin Marx tararfından sistematik ve bir plana bağlı kalmaksızın ekonomik ve felsefe konularında düşünce dünyasını geliştirmek amacıyla kaleme alınımştır. Burada geliştirilen kavramlar ve iç bağlantılar Marx’ın sonraki çalışmalarında bilimsel bir çerçeveye kavuşacaktır. Bu yönüyle El Yazmaları, kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ontolojik ve insani bir eleştirisinin en yoğun ve en çarpıcı ifadelerinden biri olarak önemini sürdürmektedir.
