menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Batı Marksizmi’nin komünizm düşmanlığı

20 0
13.05.2026

Fotoğraf: 1964 Nisan’ında Heidelberg’de gerçekleştirilen Max Weber Sosyologlar Kongresi’nde çekilmiş bu fotoğrafta, önde solda Max Horkheimer, sağda Theodor W. Adorno, arka planda sağda elini saçına götüren Jürgen Habermas ve solda Siegfried Landshut yer almaktadır.

“Doktriner (ideolojik) savaş, psikolojik savaşımızın merkezî bir unsurudur ya da öyle olmalıdır.”[1]

“Komünist ideolojiye yönelik saldırılar, Marksist terimlerle geliştirilmelidir. Bu saldırının iki ana kolu olacaktır: (1) sistemin temel önermelerine, yani materyalizm, diyalektik vb. yönelik saldırılar ve (2) Marx’ın Stalin döneminde uğradığı bozulmaya yönelik saldırılar –bu kez Marksist terimlerle, ancak temel önermelerin doğru olduğu varsayımına dayanarak. Bu tür bir saldırı, uluslararası komünist hareketin dünyanın her yerindeki üyelerine ulaşabileceği için evrensel niteliktedir.”[2]

Bazı kitaplar vardır; uzunluklarından bağımsız olarak, okuması, bitirmesi adeta omuzlara binen bir yük gibidir. Bazı kitaplar vardır; adeta bir çırpıda okunurlar. Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism?: The Intellectual World War, Marxism vs. the Imperial Theory Industry [Batı Marksizminin Kavalcılarını Kim Fonladı?: Entelektüel Dünya Savaşı, Marksizm vs. Emperyalist Kuram Endüstrisi] (Monthly Review Press, 2025) ikinci gruba dahil bir kitap. Aslında az çok eleştirel bakabilme yeteneğine sahip hepimizin sezgisel bir seviyede de olsa algılayabileceği bir gerçeği—Batı’daki pek çok akademisyenin; tarihsel olarak emperyal merkezde Marksizm’in sosyal şoven bir versiyonu olarak ortaya çıkmış[3] Batı Marksizmi’nin doğrudan ya da dolaylı olarak CIA ve bağlantılı emperyalist kurumlarla çeşitli alanlarda ilişkiler içine girerek komünizme karşı ideolojik bir savaş yürüttüklerini— belgeleriyle, sistematik bir şekilde sunan ve bunu da diyalektik ve tarihsel materyalizmin muazzam çözümleyiciliğinin de hakkını vererek yapan bir eser.

Gabriel Rockhill ise bu görevi yerine getirebilecek sayılı isimlerden biri. Çünkü Rockhill, yalnızca gizliliği kaldırılmış resmî belgeleri ve yazışmaları incelemekle yetinmiyor; aynı zamanda farklı dillerde kaleme alınmış, çoğumuzun radarına dahi girmemiş dağınık literatürü de bilimsel bir yöntemle bir araya getiriyor. Ancak dahası, Rockhill’in çalışmasını özgün ve etkili kılan şey yalnızca bu arşivsel titizlik değil. Rockhill, aynı zamanda Batı Marksizmi’nin çoğu zaman okuyucuda sanki dışa kapalı bir tarikata ya da ezoterik bir ritüele aitmiş hissi uyandıran, mistisizm soslu kavramsal diline de son derece hâkim. Zira Rockhill’in kendisi, eleştirdiği bu çevreden çıkmış, o aydın ve entelektüellerle aynı tartışma ortamlarındaki atmosferi solumuş, konferanslara katılmış biri.

Rockhill’in bugüne kadar henüz bir eseri Türkçeye çevrilmemiştir (an meselesidir) ancak Türkçe okur kendisini muhtemelen ilk olarak Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek [Kapitalizmin Saray Soytarısı: Slavoj Žižek] başlıklı yazısından duymuş olabilir.[4]

Rockhill, 2001 yılında Jacques Derrida’nın öğrencilerinden biri olarak henüz yüksek lisansını tamamlamış ve Alain Badiou’nun danışmanlığında doktorasını yapıyordu. Ancak 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası kendisinden bu gelişme üzerinde eleştirel kuramın (critical theory) ışığında bir bilgilendirici konuşma yapması istendiğinde, ve de yaptığında, adeta tüm dünyası tepetaklak olmuştu:

Yetersiz olduğumu söylemek iyimserlik olurdu. Yaşananlar hakkında söyleyecek neyim vardı ki? Aldığım eğitim düşünülürse, o zamanlar pek anlamadığım olayları belki ifade rejimleri arasında uzlaşmaz bir uyuşmazlık (differend) yahut büyük Öteki (big Other) ile bir yüzleşme olarak çerçeveleyebilirdim. Belki gezegen ayaklarımızın altında yerinden ediliyordu (deterritorialized) ya da Lacancı Gerçek’in (Lacanian Real) çölüne adım atmıştık. Son çare, tüm düşünce ve söylemin imkân ve imkânsızlığının koşulu olarak her daim muğlak différance kavramına başvurup, bu şekilde gerçekliğe bağlı olması mümkün olmayan ağır, soyut metafizik iddialar ortaya atabilirdim. … Aynada kendimi gördüm: Tamamen işe yaramaz bir entelektüelin görüntüsünü. Daha da kötüsü, kendimi tam tersi şekilde düşünmek üzere eğitilmiştim: Yani insanlığın kuramsal öncüsü olarak. Dünya tepetaklak olmuştu. … Paris’teki en seçkin kurumlarda yıllarca aldığım ciddi bir eğitimden sonra, emperyalizm ve içinde yaşadığım jeopolitik dünya hakkında cahildim. Hiçbir işe yaramayan şeyler hakkında o kadar çok şey biliyordum ki, dünyada en önemli olan, insanlığın ve gezegenin çoğunluğu için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi olan şey hakkında ise hiçbir şey bilmiyordum. Tüm sınavları en yüksek notları alarak geçmiş, mümkün olan en yüksek akademik unvanları almıştım; ama gerçekte ne öğrenmiştim? Temelinde, bana öğretilen şey emperyalist cehaletti.[5] (italikler bana aittir)

Yetersiz olduğumu söylemek iyimserlik olurdu. Yaşananlar hakkında söyleyecek neyim vardı ki? Aldığım eğitim düşünülürse, o zamanlar pek anlamadığım olayları belki ifade rejimleri arasında uzlaşmaz bir uyuşmazlık (differend) yahut büyük Öteki (big Other) ile bir yüzleşme olarak çerçeveleyebilirdim. Belki gezegen ayaklarımızın altında yerinden ediliyordu (deterritorialized) ya da Lacancı Gerçek’in (Lacanian Real) çölüne adım atmıştık. Son çare, tüm düşünce ve söylemin imkân ve imkânsızlığının koşulu olarak her daim muğlak différance kavramına başvurup, bu şekilde gerçekliğe bağlı olması mümkün olmayan ağır, soyut metafizik iddialar ortaya atabilirdim. … Aynada kendimi gördüm: Tamamen işe yaramaz bir entelektüelin görüntüsünü. Daha da kötüsü, kendimi tam tersi şekilde düşünmek üzere eğitilmiştim: Yani insanlığın kuramsal öncüsü olarak. Dünya tepetaklak olmuştu. … Paris’teki en seçkin kurumlarda yıllarca aldığım ciddi bir eğitimden sonra, emperyalizm ve içinde yaşadığım jeopolitik dünya hakkında cahildim. Hiçbir işe yaramayan şeyler hakkında o kadar çok şey biliyordum ki, dünyada en önemli olan, insanlığın ve gezegenin çoğunluğu için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi olan şey hakkında ise hiçbir şey bilmiyordum. Tüm sınavları en yüksek notları alarak geçmiş, mümkün olan en yüksek akademik unvanları almıştım; ama gerçekte ne öğrenmiştim? Temelinde, bana öğretilen şey emperyalist cehaletti.[5] (italikler bana aittir)

Üçlü bir serinin ilk bölümünü teşkil eden “Who Paid the Pipers of Western Marxism?”in yazılma amacını ideolojik üretim; bunun dağıtımının arkasındaki temel itici güçleri ve bu güçlerin Batı’daki akademisyen, aydınlar ve “Marksistler”le; yani emperyalist kuram endüstrinin oluşmasında başrolü oynayanlarla, doğrudan ya da dolaylı yollarla kurduğu ilişkileri de maddi bir temele oturtarak, görünür hale getirmek istemesi şeklinde kabaca özetleyebiliriz. Kitap, nasıl müzik endüstrisi, film endüstrisi, oyun endüstrisi varsa,[6] bir kuram endüstrisinin de varlığının altını çiziyor ve bu endüstrinin önde gelen üreticilerinin “entelektüel işçi aristokrasisinin bir parçası” olduğunun, bunun da “emperyal merkezdeki, toplumun genelinden ve çevre ile yarı-çevredeki konumlanmış kişilerden toplumsal ve ekonomik olarak yükseltilmiş ayrıcalıklı bir düşünürler grubu”ndan meydana geldiğini belirtiyor.[7] Rockhill’in kendi tanımlamasıyla:

Bu kitap, peşi sıra yayımlanacak iki kitap gibi, komünizme karşı bu savaşın entelektüel (ve özellikle akademik) cephesine ve daha spesifik olarak, {düzenle} uyumlu bir sol (compatible left) eleştirel kuram biçimini destekleme çabasına odaklanmaktadır. Marksizm, geniş halk desteği, bariz açıklayıcı gücü ve toplumsal-ekonomik düzeni dönüştürmede kanıtlanmış yeteneği nedeniyle basitçe ortadan kaldırılamadığından, burjuva toplumunun yöneticileri, onun varlığıyla en iyi nasıl başa çıkacakları ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Göreceğimiz gibi, tercih ettikleri taktik, üstyapı üzerindeki tekelci kontrollerini kullanarak, genellikle Batı Marksizmi veya kültürel Marksizm olarak adlandırılan metalaştırılmış bir Marksizm versiyonunun yanı sıra, radikalizm ve sofistikelik açısından Marksizm’i aştığını iddia eden sivri uçlu kuramları uluslararası alanda desteklemek olmuştur. Daha basit konuşacak olursak, emperyalist kuram endüstrisini yönlendiren zımni düsturun şu olduğunu söyleyebiliriz: Rakiplerini (gerçek Marksistleri) yenemiyorsan, piyasayı cezbedici ama ucuz taklitleriyle doldur, onları durmadan destekle ve rakiplerini modası geçmiş olarak toprağa göm.[8]

Bu kitap, peşi sıra yayımlanacak iki kitap gibi, komünizme karşı bu savaşın entelektüel (ve özellikle akademik) cephesine ve daha spesifik olarak, {düzenle} uyumlu bir sol (compatible left) eleştirel kuram biçimini destekleme çabasına odaklanmaktadır. Marksizm, geniş halk desteği, bariz açıklayıcı gücü ve toplumsal-ekonomik düzeni dönüştürmede kanıtlanmış yeteneği nedeniyle basitçe ortadan kaldırılamadığından, burjuva toplumunun yöneticileri, onun varlığıyla en iyi nasıl başa çıkacakları ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Göreceğimiz gibi, tercih ettikleri taktik, üstyapı üzerindeki tekelci kontrollerini kullanarak, genellikle Batı Marksizmi veya kültürel Marksizm olarak adlandırılan metalaştırılmış bir Marksizm versiyonunun yanı sıra, radikalizm ve sofistikelik açısından Marksizm’i aştığını iddia eden sivri uçlu kuramları uluslararası alanda desteklemek olmuştur. Daha basit konuşacak olursak, emperyalist kuram endüstrisini yönlendiren zımni düsturun şu olduğunu söyleyebiliriz: Rakiplerini (gerçek Marksistleri) yenemiyorsan, piyasayı cezbedici ama ucuz taklitleriyle doldur, onları durmadan destekle ve rakiplerini modası geçmiş olarak toprağa göm.[8]

Rockhill bu noktada, kitapta da sık sık vurguladığı gibi, araştırmanın indirgemeci, komplo kuramcısı bir okumasına karşı çıkıyor ve okuyucuyu uyarıyor. Her şeyi perde arkasından en ufak detayına kadar yöneten bir grubun olmadığını; kitapta ismi geçen akademisyen ve........

© sendika.org