Kâr özel, risk kamusal: Fon krizinden Türkiye kapitalizmine bakmak
Türkiye’de Eylül 2026’da ortaya çıkan fon krizi, ilk bakışta finans piyasalarında yaşanan büyük bir sarsıntı olarak görünüyor. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Kurulun 23 Eylül tarihli açıklamasına göre, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarında bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Reuters’ın aktardığı verilere göre fonların toplam büyüklüğü yaklaşık 20 milyar dolardı[1].
Krizin merkezinde, bazı fonların yatırımcıların geri ödeme taleplerini karşılamakta zorlanması ve özellikle fiili dolaşımdaki pay miktarı düşük hisselerde görülen olağandışı fiyat hareketleri bulunuyor. SPK, 2025’in son çeyreğinde bazı fonların şirketlerin temel ekonomik büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığının tespit edildiğini, konunun 2 Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesi toplantısında gündeme geldiğini açıkladı. Kurul ayrıca 2026’nın ilk 9 ayında fon işlemleri nedeniyle 96 suç duyurusunda bulunulduğunu bildirdi[2]. Soruşturmalarda “sermaye piyasası mevzuatının ihlali”, “organize suç örgütü kurma” ve “nitelikli dolandırıcılık” iddiaları da gündeme geldi.
Bu tabloyu anlamak için iki soruyu birbirinden ayırmak gerekiyor: Belirli kişi ve kuruluşlar piyasa manipülasyonu veya başka finansal suçlar işledi mi? Böyle bir krizin ortaya çıkmasına ve büyümesine imkan veren ekonomik koşullar nelerdi?
İlk sorunun yanıtını hukuki süreç belirleyecek. İkincisi ise Türkiye kapitalizminin işleyişiyle ilgili. İnsanlar neden giderek daha fazla finansal araçlara yöneliyor? Birikimleri hangi mekanizmalar değerlendiriyor? Riskler neden toplumsal kesimleri farklı biçimlerde etkiliyor? Üstelik bazı riskler aylar öncesinden gündeme gelmişken kriz neden bu ölçekte ortaya çıktı?
Bu sorular, tasfiye edilen fonların ve soruşturulan kişilerin ötesine bakmayı; tasarruf sahiplerinin ekonomik koşullarını, finansal piyasaların işleyişini ve devletin düzenleyici rolünü birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.
Tasarrufları korumak mı, sermayeyi büyütmek mi?
Türkiye’de yüksek enflasyon, ücretlerin satın alma gücünü aşındırırken elde tutulan paranın değerini de düşürüyor. Maaşından güçlükle tasarruf edebilen bir çalışan, birikimini olduğu gibi tuttuğunda birkaç ay sonra aynı parayla daha az mal ve hizmet satın alabileceğini biliyor. Böylece tasarruf, gelecekte daha fazla tüketebilmek için para biriktirmekten çıkıp mevcut birikimin değerini koruma mücadelesine dönüşüyor.
Bu koşullarda finansal piyasalara katılım, yalnızca servetini büyütmek isteyen varlıklı kesimlerin tercihi olmaktan çıkıyor. Küçük tasarruf sahipleri de birikimlerini korumak için fonlara, hisse senetlerine, mevduata ve dövize yöneliyor. Daha yüksek getiri arayışını yalnızca açgözlülükle veya bilinçsiz tercihlerle açıklamak, bu davranışın arkasındaki ekonomik koşulları gözden kaçırır.
Finansallaşma gündelik yaşamın başka alanlarında da belirleyici hale geliyor. Kredi kartları, tüketici kredileri ve konut kredileri, emekçilerin hem temel ihtiyaçlarını karşılamasında hem de yaşamlarını sürdürmesinde önemli bir rol oynuyor. İnsanlar bir yandan gelirlerinin değerini korumaya çalışırken diğer yandan geçinebilmek için borçlanabiliyor. Finansal sistem böylece yalnızca tasarrufların değerlendirildiği değil, gündelik hayatın sürdürülebildiği bir alan haline geliyor.
Ancak finansal piyasalara katılmak, sermaye üzerinde daha fazla söz sahibi olmak anlamına gelmiyor. Bir işçinin yıllarca biriktirdiği parayı yatırım fonuna yatırması, onu büyük bir sermaye sahibiyle ekonomik olarak eşitlemez. Büyük yatırımcı farklı varlıklara ve gelir kaynaklarına sahip olabilir, zararlarını başka alanlardaki kazançlarla telafi edebilir. Küçük tasarruf sahibi içinse aynı kayıp, konut planından, eğitim harcamalarından veya gelecekteki ekonomik güvencesinden vazgeçmek anlamına gelebilir.
TCMB’nin 2026’nın ilk çeyreğine ilişkin Finansal Hesaplar Raporu, hanehalkının finansal varlıkları ve yükümlülüklerini değerlendirmek için önemli veriler içeriyor[3]. Bununla birlikte, bu veriler tek başına tasfiye edilen fonlardaki kayıpların hangi gelir ve servet grupları tarafından taşındığını göstermiyor.
Yine de temel ayrım açık: Aynı finansal araçta bulunan iki kişinin kayba dayanma kapasitesi aynı değildir. Küçük tasarruf sahibi için birikimi korumak çoğu zaman gelecekteki yaşam koşullarını korumaktır; büyük sermaye açısından ise aynı işlem, daha geniş bir servetin yönetiminin parçasıdır.
Dolayısıyla mesele, insanların finansal piyasalara girmesini yanlış görmek değil; ekonomik güvencelerini korumak için bu piyasalara giderek daha fazla bağımlı hale gelmeleri ve birikimlerinin nasıl kullanılacağına karar verme imkanlarının sınırlı kalmasıdır.
Fon krizi nasıl mümkün oldu?
Yatırım fonları, çok sayıda kişinin parasını bir araya getirerek çeşitli finansal varlıklara yönlendirir. Böylece küçük yatırımcılar tek başlarına erişmeleri güç olan araçlara yatırım yapabilir. Ancak bir fonun yükümlülüklerini yerine getirebilmesi, portföyündeki varlıkların yüksek bir piyasa değerine sahip olmasından ibaret değildir. Belirleyici olan, bu varlıkların gerektiğinde ne kadar hızlı ve hangi fiyat üzerinden nakde çevrilebileceğidir.
Bir şirketin hisse fiyatı yalnızca mevcut üretimine veya kârına göre belirlenmez. Gelecekte daha fazla kazanacağı beklentisi fiyatları yükseltebilir; yükselen fiyatlar yeni yatırımcıları çekerek talebi daha da artırabilir. Piyasada alınıp satılabilen hisse miktarı sınırlıysa bu döngü daha sert işler. Fiili dolaşımı düşük bir hissede görece küçük işlemler bile fiyatı ciddi ölçüde değiştirebilir.
Bu hisseyi portföyünde tutan fonun hesaplanan varlık değeri yükselir. Ancak piyasa fiyatının yükselmesi, fonun elindeki bütün hisseleri aynı fiyattan satabileceği anlamına gelmez. Az sayıda işlemle fiyatı yükselmiş bir hisseden büyük miktarda tutan fonun portföyü yüksek değerli görünebilir. Yatırımcılar paralarını geri istediğinde fon satış yapmak zorunda kalırsa arz, piyasadaki alıcıların talebini aşabilir ve fiyatlar düşebilir. Böylece kağıt üzerinde görünen servet ile varlıklar satıldığında elde edilebilecek para arasında önemli bir fark oluşur.
Fonların geri ödeme taleplerini karşılamakta zorlanması, bu nedenle likidite sorununu gündeme getiriyor. Düşük fiili dolaşıma sahip hisselerdeki olağandışı fiyat hareketleri de meselenin yalnızca teknik bir nakit yönetimi sorunu olmadığını gösteriyor.
SPK’nin açıklamaları, bazı fon işlemlerinin şirketlerin temel ekonomik büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleriyle bağlantılı olduğuna işaret ediyor. Ancak bu tespit, bütün fonların aynı yöntemle hareket ettiğini veya her fiyat artışının manipülasyondan kaynaklandığını kanıtlamıyor. Hangi işlemlerin olağan dışı olduğu, fiyatların nasıl yönlendirildiği ve kimlerin kazanç sağladığı somut işlem kayıtlarıyla belirlenmelidir.
Burada piyasa manipülasyonu iddialarıyla finansal sistemin genel işleyişini birbirine karıştırmamak gerekiyor. Belirli kişilerin suç işleyip işlemediği hukuki bir meseledir. Buna karşılık yüksek getiri arayışının, düşük likiditeli varlıkların ve fonların geri ödeme yükümlülüklerinin nasıl bir araya geldiği, finansal sistemin yapısıyla ilgilidir.
Finansal kazanç ile toplumsal zenginlik arasındaki ayrım da burada önem kazanıyor. Bir şirketin hisse fiyatının iki katına çıkması, o şirketin iki kat fazla ürettiği, kârını ikiye katladığı veya aynı ölçüde yeni toplumsal değer yarattığı anlamına gelmez. Finansal varlıkların fiyatı, gelecekteki gelir beklentileri ve bu varlıklara yönelen talep üzerinden, dayandıkları ekonomik faaliyetlerden çok daha hızlı artabilir.
Bu durum finansın üretimden bütünüyle bağımsız olduğu anlamına gelmez. Hisse senetleri şirketlerin gelecekteki kazançlarıyla, tahviller borç ödemeleriyle ilişkilidir.........
