menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İBB'den CHP'ye: Yerel iktidar, devlet iktidarı ve sınıf mücadelesi

18 0
15.09.2026

12 Eylül'ün üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen Kenan Evren'in darbeyi gerekçelendirirken kullandığı “Biz gelmesek Fatsa'dakiler gelecekti” ifadesi, devletin belediyelere bakışını anlamak açısından hala çarpıcıdır. Fatsa, devletin gözünde yalnızca küçük bir Karadeniz ilçesi değildi. Seçilmiş Belediye Başkanı Fikri Sönmez'in etrafında halk komitelerinin ve farklı toplumsal örgütlenmelerin geliştiği, belediyenin gündelik hizmetlerin ötesine geçerek toplumun kendi kendini örgütleme ve yönetme kapasitesinin bir parçası haline geldiği bir siyasal alandı. 1980 Temmuz'unda, 12 Eylül darbesinden yalnızca iki ay önce, devlet Fatsa'ya “Nokta Operasyonu” düzenledi. 12 Eylül'ün küçük bir provası gibi olan bu askeri operasyonda Fikri Sönmez tutuklandı ve yüzlerce kişi gözaltına alındı. 

Fatsa örneği, mevcut iktidarın bugün muhalefet belediyelerine yönelik baskısı ile aynı tarihsel sürece sahip değildir. Ne dönemlerin siyasal koşulları aynıdır ne de aktörler. Ancak iki dönem arasındaki farkları ortadan kaldırmadan görülebilecek önemli bir ortak nokta vardır: Bir belediye, merkezi iktidarın gözünde yalnızca hizmet üreten bir idari birim olmaktan çıkıp başka toplumsal güçlerin örgütlenebildiği, kaynakları yönetebildiği ve siyasal meşruiyet üretebildiği bir alana dönüştüğünde, mesele artık sadece yerel yönetim sınırları içinde kalmaz. Devletin farklı düzeylerinde örgütlenmiş iktidar ilişkilerinin konusu haline gelir. 

Çünkü bize anlatılanın aksine belediye ile devlet arasında basit bir “yerel-merkezi” ayrımı yoktur. Belediye yerelde, devlet merkezde duran iki ayrı siyasal dünya değildir. Belediye devletin toplumsal hayatla doğrudan temas ettiği kurumsal alanlardan biridir. Bütçe yönetir, ihale yapar, sosyal yardım dağıtır, ulaşımı düzenler, kamu şirketleri kurar, binlerce işçi çalıştırır; kent toprağının, rantın ve kamusal kaynakların kullanımını belirleyen kararlara müdahale eder. Hangi mahalleye yatırım yapılacağı, hangi şirketin hangi ihaleyi alacağı, yoksulun hangi hizmete ulaşacağı, bir arazinin kamusal alan mı yoksa ticari yatırım alanı mı olacağı gibi kararlar belediyenin elinden geçer. 

Bu nedenle belediye yalnızca hizmet üreten bir kurum değildir. Aynı zamanda kaynak dağıtan, emek ilişkilerini düzenleyen, sermaye birikiminin koşullarını etkileyen ve siyasal meşruiyet üreten bir iktidar alanıdır. Bir belediyenin el değiştirmesi, dolayısıyla yalnızca başka bir partinin belediye binasına yerleşmesi anlamına gelmez. Kentte hangi kaynakların kimlere aktarılacağı, hangi toplumsal ihtiyaçların önceliklendirileceği, hangi şirketlerin ve sermaye gruplarının destekleneceği, belediye çalışanlarının hangi koşullarda çalışacağı ve yurttaşların siyasetle nasıl bir ilişki kuracağı da belediye yönetimi ile değişebilir. 

Tam da bu nedenle merkezi iktidar ile yerel yönetimler arasındaki mücadeleyi yalnızca “merkez yereli denetliyor” biçiminde açıklamak yetersizdir. Merkezi iktidar, yerel yönetimin kendi siyasal denetimi dışında bağımsız bir kaynak, örgütlenme ve meşruiyet alanı oluşturduğunu gördüğü ölçüde bu alanı sınırlandırmaya çalışabilir. Bunun araçları hukuki ve idari denetimden bütçe ve yetki kısıtlamalarına, seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılmasından kayyum uygulamalarına ve yargısal müdahalelere kadar uzanabilir. 

Buradaki temel mesele yalnızca belediyenin kimin tarafından yönetileceği değildir; belediyenin ürettiği siyasal ve toplumsal gücün kimin kontrolünde olacağıdır. 

Bu açıdan bakıldığında 2019'da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin AKP'den CHP'ye geçmesi, merkezi iktidar açısından yalnızca kaybedilmiş bir belediye başkanlığı seçimi değildi. AKP'nin uzun yıllar boyunca siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkiler kurduğu en önemli alanlardan biri el değiştirmişti. Üstelik bu değişim, Türkiye'nin en büyük kentinde milyonlarca insanla gündelik hayat üzerinden ilişki kurabilen, büyük bir bütçeyi yöneten ve kendi siyasal meşruiyetini seçimler yoluyla yeniden üreten alternatif bir iktidar alanının ortaya çıkması anlamına geliyordu. 

Bugün İBB'ye yönelik operasyonları, Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasını, CHP'li belediyelere yönelik müdahaleleri ve nihayet CHP'nin kendi örgütsel yapısına uzanan yargısal süreci anlamak için buradan başlamak gerekir. Burada yaşanan yalnızca “Erdoğan ile İmamoğlu arasındaki bir siyasi rekabet” değildir. Daha derinde, devletin farklı düzeylerinde örgütlenmiş iktidar alanlarının kim tarafından, hangi toplumsal güçlerin desteğiyle ve hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda kullanılacağına ilişkin daha geniş bir mücadele vardır. 

Ve bu mücadeleyi anlamak için yalnızca bugüne değil, AKP'nin kendi siyasal yükselişinin başlangıcına bakmak da gerekir. Çünkü iktidarın bugün belediyeleri kaybetmekten duyduğu endişeyi anlamanın en iyi yollarından biri, AKP'nin iktidara yürürken belediyeleri nasıl kullandığını hatırlamak ve anlamaktan geçer.  

AKP belediyeden doğdu, bu yüzden belediyeleri kaybetmekten korktu 

Bu hikâyenin önemli bir ironisi var: AKP'nin belediyelerle kurduğu ilişki, bugün yaşanan çatışmanın dışında değil, tam da merkezindedir. AKP'nin siyasal yükselişinin en önemli duraklarından biri İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ydi. Recep Tayyip Erdoğan'ın 1994'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle başlayan deneyim, yalnızca bir yerel yönetim başarısı değildi. Belediyecilik; parti kadrolarının yetiştiği, örgütlenmenin güçlendiği, yoksul mahallelerle ilişkilerin kurulduğu, sosyal yardım ağlarının geliştirildiği ve en önemlisi de siyasal sadakatin üretildiği geniş bir alan haline geldi. Bu bağlamda belediye, AKP için hiçbir zaman sadece yerel bir iktidar alanı olmadı. 

Burada daha genel bir mesele görüyoruz. Devleti yalnızca Ankara'daki bakanlıklardan, Cumhurbaşkanlığı'ndan, Meclis'ten, polisten veya ordudan ibaret görürsek, siyasal iktidarın toplum içerisinde nasıl yeniden üretildiğini açıklayamayız. Devlet, toplumun üzerinde duran ve bütün sınıflardan bağımsız hareket eden tarafsız bir hakem değildir. Ama yalnızca merkezi bürokrasinin adı da değildir. Devletin farklı kurumları ve düzeyleri, sınıf mücadelelerinin ve siyasal güç ilişkilerinin içinden şekillenir. Poulantzas'ın devlet teorisini önemli kılan noktalardan biri de budur: Devlet, sınıfların dışında duran tarafsız bir aygıt değil, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin maddi olarak yoğunlaştığı bir ilişkiler ağıdır. 

Bu nedenle belediye devletin dışında değildir. Belediyenin içinde de sermaye ile emek, şirketlerle yurttaşlar, rantla kamusal ihtiyaçlar arasında keskin bir mücadele vardır. Üstelik belediye yalnızca kaynak dağıtmaz; sermaye birikiminin koşullarını da düzenler. Bir imar kararı arsa değerini değiştirebilir. Bir kentsel dönüşüm projesi inşaat sermayesi için yeni bir yatırım alanı açarken kiracı için bu durum evinden edilme anlamına gelebilir. Bir ihale bir şirket için kâr ve büyüme fırsatıdır. Bir toplu taşıma politikası milyonlarca emekçinin işe ulaşma maliyetini belirler. Dolayısıyla "belediyeyi kim yönetecek?" sorusunun arkasında her zaman başka bir soru vardır: Belediyenin kaynakları ve aldığı kararlar kimlerin çıkarları için kullanılacak? 

2019: İstanbul'un kaybedilmesi neden bir kırılmaydı? 

2019 yerel seçimleri bu nedenle bir dönüm noktasıdır. 31 Mart'ta Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi, AKP'nin uzun yıllardır yönettiği İstanbul'un el değiştirmesi anlamına geliyordu. Seçimin iptal edilmesi ve 23 Haziran'da yenilenmesiyle mesele sıradan bir belediye yarışının da ötesine geçti. İmamoğlu bu kez çok daha büyük bir farkla yeniden seçildi. Bu yüzden 23 Haziran'ın siyasal anlamı yalnızca "İmamoğlu kazandı" cümlesiyle açıklanamaz. Merkezi iktidarın müdahalesi sonrasında yapılan ikinci seçimde yerel seçimle kazanılmış meşruiyet daha geniş bir toplumsal mutabakat biçimde yeniden üretildi.  

Burada önemli olan şuydu: Merkezi hükümet devlet bütçesini, merkezi bürokrasiyi, güvenlik aygıtını ve yasama gücünü kontrol etmeye devam ederken İstanbul'da başka bir siyasal güç, milyonlarca insanın yaşadığı devasa bir kentin bütçesini ve yönetim kapasitesini eline........

© sendika.org