menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Akın Gürlek'in "örgüt makinesi" (2): Yapay zeka yanılmadığında...

11 0
previous day

"Örgüt makinesi" yayımlandıktan sonra CBS'nin bugün ne kadar acemi ne kadar kaba ve hatalı çalıştığını göstermenin ötesine geçme ihtiyacı doğdu. Bir model beslendikçe öğrenir öğrendikçe kalibre olur tutarsızlıkları azalır ve bu modelin öğrenmesi için gereken iki şey zaman ve veri, ikisi de bakanlıkta bol miktarda mevcut. O yüzden asıl sorumuz bu sistem yanılmayı bıraktığında, önümüze koyduğu "muhtemel bağlantı" gerçekten bir bağlantı olduğunda ne olacak? İlk yazı bir teşhisten ve hicivden ibaretti, bu yazı ise o teşhisten sonra sorulması gereken soruyu göğüslemeye çalışacak: Peki şimdi ne yapacağız? Baştan belli olanı söyleyeyim, rahatlatıcı bir reçete henüz bulunmuyor. 

Kısaca hatırlatmak gerekirse, CBS Adalet Bakanlığı'nın 26 Haziran 2026'da "CBS Örgüt Tahmin Projesi" adıyla duyurduğu, hakim ve savcıların kullanımına sunulan bir yapay zeka modeli. Sistem önüne konan bir dava dosyasını geçmişteki binlerce dosyaya yapıştırılmış "örgüt" etiketiyle karşılaştırıyor ve o dosyanın hangi örgütle bağlantılı olabileceğine dair bir yüzdelik olasılık üretiyor. Bakanlık bunu "asla otomatik karar verici değil, yalnızca insan muhakemesini destekleyen bir dijital asistan" olarak tanımlıyor. Ama bir hakimin önüne dosya açılmadan önce "yüzde şu ihtimalle şu örgütle bağlantılı" etiketi düştüğünde, bu etiketin masum bir öneri olarak kalması insan zihninin kendisine önceden sunulan bir yargıya demir atma eğiliminden ötürü gerçekçi bir beklenti değil. 

Bir kere denendi bile 

Bu tartışmaya hipotetik bir gelecek senaryosuymuş gibi yaklaşmaya gerek yok çünkü elimizde ByLock gibi bir deney sonucu zaten var. Bir uygulamayı telefonuna indirmiş olmak başka hiçbir somut eylem aranmaksızın örgüt üyeliğinin delili sayıldı, sunucu listeleri, IP eşleştirmeleri, hiçbir bağımsız teknik denetimden geçmeden binlerce insanı bir iddianamenin içine çekti. CBS'nin yapmaya çalıştığı bunun el yordamıyla mahkeme salonlarında aylar süren süreçlerle yapılanını otomatikleştirmek ve bir yazılımın çıktısına devretmek. ByLock'ta bir savcı en azından o kararı imzalıyordu hesap sorulabilecek somut bir isim vardı. Bir sistem "işaretledi" dendiğinde o imza da bulanıklaşacak ve sorumluluk bir kişiden bir sürece, bir süreçten de kimsenin sahiplenmediği bir çıktıya kayacak. 

Buradan çıkan ders şu ki bir veriye "örgüt bağlantısı" etiketi yapıştırmak için o verinin sağlam, tartışmasız, hukuken kanıt niteliğinde olması gerekmiyor. Yeterince kalabalık bir gruba, yeterince ısrarla uygulanabilmesi yetiyor. CBS'nin ByLock'tan farkı bu işi dosya açıldıktan sonra değil de dosya daha savcının önüne düşmeden önce yapmaya çalışması. Süreç, şüphenin oluşmasının öncesine kadar geri çekiliyor önce eylem sonra soruşturma sırası tersine dönüyor. 

Doğru çalışan istihbaratın kayıtları 

İlk yazı makinenin çoğu zaman yanıldığını kişiyi eylemine değil istatistiksel benzerliğine göre işaretlediğini gösterdi ve bu hala geçerli. Ama tarihin elimizdeki en ayrıntılı istihbarat arşivleri yıkıcı sonuçların yanlış tespitlerden değil doğru tespitlerden çıktığını gösteriyor. 

FBI'ın 1956'dan 1971'e kadar yürüttüğü COINTELPRO, komünist partileri, Kara Panter Partisi'ni, Vietnam Savaşı karşıtı grupları hedef aldı. Programın resmi amacı, iç yazışmalarda geçtiği haliyle, bu hareketleri "ifşa etmek, dağıtmak ve nötralize etmek"ti. Bunu yaparken FBI ajanları hedeflerin kimle görüştüğünü, hangi toplantıya kimin katıldığını gayet doğru biliyordu. Bu bilgiyle sahte mektuplar yazdılar örgüt liderlerini birbirine düşürdüler, Kara Panter liderleri Huey Newton ile Eldridge Cleaver arasına sahte belgelerle güvensizlik soktular. Program 1971'de bir grup aktivistin Pennsylvania'daki bir FBI bürosuna girip dosyaları çalıp basına sızdırmasıyla ortaya çıktı. 1975'te Senato'nun kurduğu Church Komitesi FBI'ın kişilerin gerçekleştirdiği bir suçtan değil, "gelecekte gerçekleştirebilecekleri" varsayılan eylemlerden yola çıkarak hedef seçtiğini resmi raporunda tespit etti. FBI'ın hataları değil, doğru bilgisi insanları hapse attı, Fred Hampton örneğinde doğrudan bir suikastla sonuçlandı. 

Doğu Almanya'nın Stasi'si daha da sistematik bir örnek sunuyor. Elle çizilmiş bir ilişki grafikleriyle ilerliyorlar, bir hedefi "teyze", bir kilise, telefonla ya da postayla yapılan görüşmeler ve Macaristan'da gerçekleşen bir buluşmayla birbirine bağlayan kırk altı çizgilik bir ağ. Stasi'nin başlıca araçları posta, telefon ve muhbirlerdi, yani bugünün ölçütleriyle son derece ilkel bir teknolojiydi. Buna rağmen 170 bin ile 500 bin arasında gönüllü muhbirden oluşan bir ağ kurarak nüfusun dörtte biri hakkında dosya tuttular. Stasi herkesi tutuklamaya çalışmadı çünkü buna gerek yoktu, elinde yeterince kişisel bilgi ve yeterince kurumsal erişim varsa bir insanı tutuklamadan felç edebiliyordu. 

Bu iki örnekte de sistemin ürettiği bilgi, hedefin gerçek ilişkilerini yansıtıyordu. Yıkım bu ilişkilerin var olmamasından değil var olduklarının bir imha stratejisine girdi olmasından geldi. 

Stasi'nin nüfusun dörtte biri hakkında dosya tutabilmesi için yüz binlerce gönüllü muhbire onlarca yıllık bir bürokratik aygıta ihtiyacı vardı ve bu, devasa bir insan gücü ve zaman yatırımını gerektiriyordu. CBS gibi bir sistemin vaadi bu maliyeti ortadan kaldırmak, aynı ölçekteki bir haritalamayı muhbire, uzun........

© sendika.org