menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emperyalizm savaşlardan beslenir

12 0
02.03.2026

Fotoğraf: Reuters, İran’a yönelik saldırıdan

Henüz sadece iki ayını geride bırakmamıza rağmen 2026 yılı emperyalist savaş aygıtının en çok çalıştığı, birbiri ardına operasyonlar gerçekleştirdiği bir yıl oldu.

Amerika son iki aylık süreçte ilk olarak Venezüella’nın başkenti Karakasa’a bir operasyon düzenleyerek Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cillia Flores’i kaçırdı.

İkinci olarak Meksika’da uyuşturucu baronlarına karşı Meksika hükümetiyle birlikte operasyon düzenleyip dört uyuşturucu kartel üyesini öldürüp, yirmi kartel üyesini Amerika’ya getirterek hapishaneye koydu.

Elbette ki uyuşturucuya karşı mücadele herkesin desteklemesi gereken bir durum olmakla birlikte, bu operasyonlarda Amerika’nın gerçek niyetinin uyuşturucu ile mücadele olmadığını görmek gerekiyor.

Nikaragua’da Sandinist iktidarı devirmek için örgütlediği kontra çetelere her türlü desteği veren elliden fazla uyuşturucu çetesinin Amerika tarafından önünün nasıl açıldığı CIA raporlarında ortaya çıkmıştı.

Afganistan’da El Kaide’nin örgütlenmesi için, operasyonlarda ele geçirilen uyuşturucuların nasıl piyasaya sürüldüğü de Amerika’nın resmi raporlarında yer almıştı.

Bu iki aylık zaman diliminde son olarak Amerika, İsrail’le birlikte İran’a saldırdı.

Burada İran’daki 47 yıllık gerici Molla rejiminin İran halklarına yaptığı baskıları, hukuksuzlukları, gericiliği, insanları yoksulluğa mahkûm etmesini, katliamları savunacak değiliz.

İran’daki Molla rejimin bütün baskıcı yanlarına, zalimliklerine rağmen, bu ülkede gerçek anlamda bir demokrasiye, hak ve özgürlüklere, nasıl yönetilmek istendiğine İran’da yaşayan halkların karar vereceği, ancak bu ülkede yaşayan halkların örgütlü mücadelesiyle gerçek anlamda bir demokrasiye kavuşulabileceği, dışarıdan yapılacak müdahalelerin uluslararası bir savaş suçu olduğu ve İran halklarına demokrasi getirmeyeceği gerçeğini bilmek gerekiyor.

Bugün Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’de yaşananlara bakarak dışarıdan yapılan müdahalelerin bu ülke halklarına demokrasi, hak ve özgürlük getirmediğini, bu ülkelere askeri operasyonlar, savaşlar düzenleyen Amerika’nın da böyle bir derdi olmadığını görmüş olmalıyız.

Emperyalizm savaşlardan beslenir.

Emperyalizmin Pazar sorunu hiç bitmediği için sürekli bir yerlere askeri müdahaleler, operasyonlar, savaşlar düzenlemek zorundadır.

Çeşitli dönemlerde Amerika’nın çeşitli ülkelere düzenlediği operasyonları ya da savaşları bu operasyonların ya da savaşların yapıldığı dönemlerdeki başkanların tavırları, yönetme şekliyle açıklama yoluna gidildiği olur, ama bu doğru değildir. İster şahin olsun isterse güvercin, Amerika’nın son 75 yıldaki başkanlarına baktığımızda mutlaka bir yerlere savaş açıldığına, operasyonlar düzenlendiğine, CIA eliyle çeşitli ülkelerde askeri darbeler gerçekleştirildiğine tanık oluruz.

Savaş aygıtının geçmişi

1950-53 yılları arasında gerçekleşen Kore savaşı. Bu savaş Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yapılmış gibi gözükse de asıl olarak Amerika’nın başlattığı bir savaştır.

1955-75 yılları arasında gerçekleştirilen Vietnam Savaşı.

1969-1973 yılları arasında Kamboçya’da yapılan operasyonlar.

1964-73 yılları arasında Laos’a yapılan bombardımanlar.

1983’te Grenada’nın işgali.

1988 yılında İran’a yapılan operasyon ya da deniz çatışması

1991 yılında Irak’la yapılan Körfez Savaşı.

2001 yılında Afganistan.

2014 yılından sonraki on yılda Suriye.

Daha çok bilinen bu savaş ve askeri operasyonların dışında çeşitli dönemlerde Yemen, Somali, Lübnan, Sudan, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerde yapılan operasyonlar var.

Amerika’nın CIA eliyle çeşitli ülkelerde gerçekleştirdiği askeri darbelerin ilki 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’a karşı yapıldı.

İran’da yapılan darbeyi 1954 yılında Guatemala, 1964 yılında Brezilya, 1965 yılında Endonezya, 1973 yılında Şili, 1976 yılında Arjantin, 1978 yılında Pakistan, 1980 yılında Türkiye’de gerçekleştirilen askeri darbeler izledi.

Bütün bu gelişmeler bize Amerikan savaş aygıtının nasıl işlediğini gösteriyor.

Amerika Venezüella’ya yaptığı operasyonla Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılmasının gerekçesini Venezüella’dan çeşitli ülkelere yapılan uyuşturucu olarak açıklamıştı, ama Amerika Devlet Başkanı Trump operasyondan sonra yaptığı açıklamada asıl amacın Venezüella petrolleri olduğunu söylemekte bir sakınca görmedi. Bugün Amerika petrol tekelleri Venezüella petrollerinden hangi kazançları elde edeceklerinin hesabını yapıyorlar.

Amerika’nın uyuşturucunun önlenmesi gibi bir derdinin olmadığını Nikaragua’da Sandinist iktidarı devirmek için CIA tarafından organize edilen kontralara Latin Amerikalı uyuşturucu tekellerinin destek vermeleri karşılığında bu çetelerin önünü açtığını söylemiştik. Bu konuda belki de en önemli örnek El Kaide’nin örgütlenmesinde uyuşturucunun bizzat Amerika tarafından nasıl kullanıldığı olmalı.

“Hangisi önemli? Taliban’ın ortaya çıkması mı, Sovyetlerin çökmesi mi?”

Uyuşturucu geliri ile finanse edilen El Kaide.

Bu söz birçoğumuza şaşırtıcı gelebilir, ama ne yazık ki gerçek.

Amerika’da 1980 yılında başkanlık koltuğuna oturan Ronald Reagan Sovyetlere karşı geliştirilen cihatçı proje için bilgi alırken ilginç bir teklifle karşılaşır.

Dönemin CIA Direktörü Yardımcısı General Vernon Walters’ın doğal olarak Reagan’a bu projeyi anlatması gerekiyordu. Amerika’nın yeni başkanı bu konuda çok heyecanlıydı ve bunu devam ettirmek istiyordu; çünkü Afganistan Sovyet işgali altındaydı. Ama projenin masrafları çok yüksekti, Suudilerin şikayetleri de artık başlamıştı. Zira Sudiler projeyi tek başına destekliyorlardı. Bunun üstüne bir de Reagan’ın seçim kampanyasındaki vaatleri ABD’nin dış borçlarını dondurmasına dayanıyordu ve kesinlikle ödeme yapmaması gerekiyordu. Tam da o sırada kurtuluş, 23 Ocak 1981’de bir toplantıda ‘nasihat’ olarak geldi. Fransız İstihbarat Birimi Casuslukla Mücadele Bölümü Başkanı Alexanre de Marenches, toplantıda bir öneride bulundu: “Uyuşturucuyla mücadele birimlerimizde ele geçirilmiş tonlarca uyuşturucu var. Bunları cihatçıları desteklemek için karaborsada satabiliriz. Bunları yakıp imha etmek bize fayda sağlamaz. Ama istihbarat birimlerinde değerlendirebiliriz.”

“Bu uyuşturucu önerisinin yapıldığı toplantıda dönemin ABD Savunma Bakanı Casper Weinberger, Ulusal Güvenlik Müsteşar Yardımcısı Robert McFarlane ve Reagan tarafından özel danışman olarak atanan Vernon Walters bulunuyordu. Fransız istihbaratçının önerisi bütün bunların huzurunda yapıldı.”[1]

Hamide Yiğit’in Amerikalı yazarların, Afganistan, Amerika ve Uluslararası Terörizm çalışmasından aktardığı bu satırlar önemli. Yapılan bu toplantıdan sonra CIA direktörünün öneriyi dikkate alarak hemen çalışmalara başladığını ortaya koyan araştırmalar var.

Yine aynı dönemde Afganistan’da Taliban yönetiminin lideri Emir el Müminin Molla Muhammed Ömer bir fetva yayımlayarak afyon yetiştirmenin Allah katında büyük bir sevap olduğunu söyledi. Afganistan en önemli afyon yetiştiricisi ülke olduğunu dikkate alırsak, bu ülkeden dünyanın dört bir yanına gönderilen uyuşturucuların ve Amerika ve Fransa’da güvenlik güçlerinin ele geçirdikleri uyuşturucuların tekrar piyasaya sürülmesiyle elde edilen gelirin boyutunu ve bu gelirle dünyayı kan gölüne döndürecek nasıl bir ölüm-suç makinası yarattıklarını hep birlikte yaşayıp gördük.

Bugün İran’a yapılan saldırıların gerçek amacının bu ülkedeki gerici iktidarın uyguladığı baskıcı politikalar olmadığını yukarıda verdiğimiz örneklere bakarak görmek mümkün. Amerika’nın gerici iktidarlarla bir sorunu olmadığını şeriatla yönetilen ülkelerle yürüttüğü çıkar ilişkilerinde görmenin dışında, Suriye’de cihatçı çete liderini devlet başkanlığına atamasına bakarak da görmek mümkün.

Gerici iktidarlar, bu iktidarların kendi halklarına uyguladıkları baskılar, hukuksuzluklar Amerika için hiçbir zaman sorun olmadı. Hatta radikal İslamcıları bir çatı altında toplayıp, bunları finanse ederek, silahlandırarak iktidar değiştirme yoluna gitmek gibi uluslararası savaş suçu işlemekten geri durmadı.

Eisenhower’in başkanlığı döneminde Amerika Dışişleri Bakanı olan John Foster Dulles “Üçüncü dünya ülkeleri için en etkin ve kârlı silah dindir” demişti. O günden bugüne gericiliği kendi çıkarları için kullanmaktan geri durmayan Amerika’nın gerici iktidarların hukuksuzluklarından, baskıcı yöntemlerinden rahatsızlık duyacağı yoktur. Rahatsızlık duymadıklarını da açık açık itiraf etmekten geri durmuyorlar.

Amerika Başkanı Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski 1998 yılında verdiği bir röportajda “Gelecekte terörist olacaklarını hesap etmeden İslamcı kökten dincileri silahlandırdınız ve desteklediniz. Bundan pişman mısınız?” sorusuna verdiği cevapta “Dünya tarihi için hangisi önemlidir? Taliban’ın ortaya çıkması mı, Sovyetlerin çökmesi mi? Biraz öfkeli İslamcıların ortaya çıkması mı yoksa soğuk savaşın ortaya çıkması mı?” demişti.

Yukarıda aktardığımız örneklerden de anlaşılacağı gibi Amerika için sorun gerici iktidarlar değildir. Amerika için önemli olan bir ülkenin kendisi için pazar haline gelip gelmemesidir.

“Demokrasi” bombaları

Venezüella’ya yapılan operasyonun gerekçesi olarak uyuşturucu ve bu ülkede diktatörlüğün olduğu gösterilmişti. İran’a yapılan saldırıların gerekçesi ise İran’ın nükleer programı olduğu ve demokrasinin olmadığı gösteriliyor. Amerika’nın çeşitli ülkelere “demokrasiyi” bombalarla götürmesi ayrı bir ironi gibi dursa da, nükleer program gerekçesinin ne kadar gerçekçi olduğuna bir bakalım.

Amerika’nın İkinci Körfez Savaşı’ndaki yalanı kimyasal silahlar olmuştu.

Dönemin Amerika Başkanı Bush 2002 yılında yaptığı açıklamalarda sürekli olarak Irak’ta kimyasal silahların olduğunu söyleyerek, yakın zamanda nükleer güç haline geleceği ve önlem alınmadığında Amerika’nın müttefiklerinin balistik füzelerin hedefi olacağını anlatıp durdu, bu konuda gazete haberleri yaptırdı, televizyon programları hazırlattı. Hatta eğer uluslararası kuruluşlar Bağdat’a karşı üzerine düşeni yapmasa, Washington’ın müttefikleri ile beraber Irak’a müdahale edeceğini söyledi.

Dönemin Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunduğu raporda “Saddam Hüseyin’in biyolojik silahlara sahip olduğundan hiç şüphe yok ve daha fazlasını üretebilecek kapasiteye sahip” dedi.

Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair ise Amerika’ya destek çıkarak “Irak kimyasal ve biyolojik silahlara sahiptir. Saddam bunları üretmeye devam etti ve şimdi de kullanmak niyetindedir” dedi.

Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Irak kimyasal-nükleer silahların imha edilmesini kabul etmişti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Atom Ajansı Irak’ın kimyasal silahları imha faaliyetlerini sürekli olarak kontrol etti. Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu UNSCOM, yaptığı çalışmalar sonucunda Irak’ın bölge komşuları için artık bir tehdit oluşturmadığını, bütün kimyasal ve biyolojik silahların 1994 yılının sonuna kadar imha edildiğini açıklamıştı.

Irak’ta yapılan bütün gözlemler, araştırmalar Amerika’nın “Irak’ta kimyasal silah var” yalanına sarılmasını engellemedi. Bu konuda yapılan yalan haberler gazete sayfalarını süsleyerek ya da televizyon ekranlarından bütün dünyanın gözünün içine sokuldu.

Amerika’nın ürettiği yalanlar işe yaramıştı. Amerika Başkanı George Bush 18 Mart 2003 tarihinde kameraların karşısına geçerek Irak işgalinin başladığını duyurdu.

Bağdat’a ulaşan Amerika işgal güçleri bütün arama taramalarına rağmen Saddam Hüseyin’in kimyasal silah ürettiğini ortaya koyan bir delil ortaya koyamadılar.

Dönemin Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell savaştan bir yıl sonra Senato İç Güvenlik ve Hükümet İşleri Komitesi’nde yaptığı konuşmada Irak’ta kimyasal silahın olmadığını itiraf ederek “Saddam’ın kimyasal ve biyolojik silah stoklarının olduğu yönündeki yargının doğru olmadığı zaman içinde ortaya çıktı. Benim son bir yılda vardığım sonuç şu: BM’ye sunmam için bana verilen istihbarat kusurluydu, yanlıştı. Beni zorlayan, bu istihbaratın kaynağının yanlışlığıydı” dedi. İngiltere Başbakanı Tony Blair ise daha sonra yaptığı açıklamada Irak’ın kimyasal silaha sahip olmadığını savaştan önce bildiğini söyledi.

Emperyalist saldırının “gerçek” nedenleri

Amerika savaş aygıtının nasıl çalıştığına bakarak İran’a yapılan saldırıların nedenini başka yerlerde aramamak gerekiyor.

Yapılan saldırıların gerçek nedenlerinden bazılarını sıralayacak olursak:

İran petrollerinin Amerika petrol tekellerinin iştahını kabartması dışında, Çin’in en önemli enerji tedarikçisi olan İran’ı güçsüz bırakarak Çin’in ekonomisine darbe vurmak. Amerika’nın Ortadoğu’daki jandarması İsrail’e daha geniş bir harekat alanı açmak. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne alternatif olması için 2023 yılında Hindistan’da düzenlenen G20 Liderler Zirvesi’nde imzalanan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun (IMEC) güvenliğini sağlamak gibi başka hedefleri var.

Bazı haber kanallarında İran’a yapılan saldırının Amerika kamuoyunda yüzde 15 destek gördüğü yönünde haberler yapıldı. Avrupa devletlerinin yöneticilerini, sermaye sahiplerini bir kenara bırakırsak bu saldırıların Avrupa kamuoyundan destek göremeyeceğini söylemek mümkün. Kendi varlığını Amerika’nın saldırgan-işgalci politikalarında aramayan hiçbir kurum, kuruluş, parti, örgütlenme ya da halk bu saldırıları onaylamaz.

Amerika önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirmesini sağlayacak her hukuksuzluğu hayata geçirmekten geri durmaz. Varlığını sürdürebilmek için kendisine itaat etmeyen yönetimlere diz çöktürecek her türlü hukuk dışı yöntemi kullanmaktan çekinmez.

İran’a yapılan saldırılara bu açıdan baktığımızda bombalamaların gerçek sebeplerini daha iyi anlamış oluruz.

[1] Hamide Yiğit, Tekmili Birden IŞİD, sayfa 35 – 36


© sendika.org