menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yoksulların güvenlik hakkı, yargılanmayan sistem ve “suça sürüklenen çocuk”

9 0
06.03.2026

Son zamanlarda haberlerde bir kavramı sıklıkla duyuyoruz. Bir kavga, bir hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı, bazen de sadece yanlış yerde yanlış zamanda bulunmak… Ve ardından bu kavram: “Suça sürüklenen çocuk.”

“Suça sürüklenen çocuk” kavramı sanıldığı gibi yeni ya da ideolojik bir tercih değil; uluslararası çocuk hakları hukukunun Türkiye hukukuna yansımasıdır. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS) ile Türkiye’deki 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu birbirine paralel şekilde bu kavramı açıklığa kavuşturur: “Çocuk, suçu işleyen değil; suça itilen, korunması gereken bir öznedir.”

Yani kısaca; sözleşme ile kanunun özünde ve lafzında “Çocuk suçlu değildir, suça sürüklenmiştir” deniyor. Hukuken amaçlanan şey ise çocuğu fail olarak değil, korunması gereken bir özne olarak görmektir.

Çünkü gerçekten de çocukların “suçlu” olarak damgalanmalarının onlar üzerinde ciddi ölçüde olumsuz etkileri bulunmaktadır.[1] Çocuğun suçlu olduğu yönündeki kabul, çocuğun daha çok suç alanına yönelmesine teşvik edilmesini sağlayacaktır. Bu sebeple suça sürüklenen çocuğun cezalandırılması değil, korunması temel amaçtır.[2]

Peki gerçekten böyle mi oluyor? Hem mahkeme salonlarında, karakol köşelerinde hem de hayatın içerisinde gördüğümüz gerçeklik kavramın kağıt üzerindeki niyetinden epey uzak.

Çocuklar suça mı sürükleniyor, yoksa hayatın dışına mı itiliyor?

Şunu kendimize dürüstçe soralım: Bir çocuk neden “suça sürüklenir”?

Yoksulluk, güvencesizlik, eğitimden kopuş, aile içi şiddet, göç, kent yoksulluğu, devletin sosyal politikalarının yokluğu… Liste uzayıp gidiyor. Ama bütün bu nedenler sistematik olarak görmezden gelinirken rahatsız edici sonuçlar yalnızca çocukların omzuna yüklenmek isteniyor.

Çocuk mahkemelerinde sıkça duyarsınız: “Arkadaş ortamı kötüydü.” “Yanlış kişilerle takılıyordu.”

Peki o yanlış ortamı kim yarattı? O mahallede neden gençler için tek seçenek sokak? Devlet nerede?

Bu sorular genelde sorulmuyor.

Kavram var, koruma yok

“Suça sürüklenen çocuk” kavramı aslında hukuken çocuğu korumayı hedefler. Ama pratikte çoğu zaman şu anlama geliyor: Çocuk yine yargılanıyor, yine damgalanıyor ama bu sefer daha süslü bir isimle.

Tutuklama istisna olmalı denir ama çocuklar aylarca cezaevinde kalabiliyor. Islah denir ama karşılarında rehabilitasyon değil baskı vardır. Psikososyal destek denir ama çoğu dosyada bu destek göstermelik bir rapordan ibarettir. Ve en kötüsü çocuk henüz hayatına yetişkin olarak başlamadan “suç” kelimesiyle özdeşleşir, suçluluğu içselleştirir.

Tüm çocuklar eşittir ama bazıları daha eşittir

Marx’ın Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi’nde belirttiği temel bir ilke vardır: Burjuva hukukunda “eşit hak”, eşit olmayanlara eşit ölçü uygulanmasıdır. Ve tam da bu nedenle gerçekte eşitsizlik üretir.

Hukuk, herkesin eşit olduğunu varsayarak yaklaşır fakat insanların koşulları eşit değildir. Hukuk kağıt üzerinde her iki çocuğa da aynı mesafede olsa da “hayat”, yani “sistem” aynı mesafede değildir. Ve hayat eşit değilken burjuva devletinin hukuki eşitliği adalet üretmez, yalnızca eşitsizliği görünmez kılar. Dolayısıyla herkesi eşit sayan uygulama eşitsizliği yeniden üretir.

Konu çocuk olduğunda bu çelişki daha da belirginleşir. Çünkü çocuk zaten yetişkinle de “eşit” değildir. Gelişimsel olarak, sosyal olarak, ekonomik olarak yetişkine bağımlıdır. Bir de yoksul mahallelerde her türlü güvencesizliğin içinde yaşayan; eğitim, sosyal destek, sağlıklı bir aile ortamı ve çevre gibi şeylere ulaşamayan çocukları düşünelim. Hukuk, bu çocuğu soyut bir “fail” kategorisine yerleştirip karşısına devletin ceza aygıtını çıkardığında eşit uygulama iddiası gerçekte ağır bir eşitsizlik yaratır. Aynı yaşta iki çocuktan biri özel okulda, sosyal destek ağlarıyla büyürken; diğeri sokakta, şiddet ve yoksulluk içinde hayatta kalmaya çalışıyorsa onlara aynı hukuki teraziyi uygulamak burjuva hukukuna göre dahi adaletsizlik yaratır.

Tam da burada liberal insan hakları kuramının sınırları ortaya çıkmaktadır. Liberal kuram, bireyi soyut ve eşit haklara sahip bir özne olarak kabul eder. Herkes yasa önünde eşittir; herkes aynı haklara sahiptir, kimsenin toplumsal konumunun bir önemi yoktur. Fakat gerçeklere bakacak olursak hakların kağıt üzerinde tanınması o haklara fiilen erişilebildiği anlamına gelmemektedir. Eğitim hakkı vardır ama okula devam edemeyen çocuklar da vardır. Savunma hakkı vardır ama avukata erişemeyen çocuklar da vardır. Adil yargılanma hakkı vardır ama tutuklama pratikte istisnai bir tedbir olmaktan çıkmıştır.

Liberal insan hakları söylemi devleti hakların garantörü olarak konumlandırır ancak devlet aslında sınıfsal eşitsizlikleri sürdüren ve yeniden üreten örgütlenmenin adıdır. Yoksul çocuğun hakkı kağıt üzerinde korunurken onu suça iten yoksulluk, işsizlik, barınma sorunu, kamusal hizmet eksikliği gibi sorunlar sistematik biçimde yeniden üretilir. Böylece liberal insan hakları kuramına dayalı sistemler eşitsizliği kaldırmayı hedefleyen değil; eşitsizlik sistemi içerisinde “asgari” güvence sağlayan bir çerçeve sunar.

Çocuk söz konusu olduğunda bu daha çarpıcıdır. Çünkü çocuk, liberal kuramın varsaydığı o özerk ve rasyonel birey bile değildir. Çocuk bağımlıdır, korunmaya muhtaçtır ve içinde bulunduğu sınıfsal konumdan doğrudan etkilenir. Böylece sistem önce eşitsizlik üretir, sonra o eşitsizliğin içinden çıkan davranışı bireysel sorumluluk kategorisine yerleştirir.

Yoksulların güvenlik hakkı: Görmezden gelinen başka bir gerçek

Buraya kadar anlattıklarımız, çoğu zaman şu haklı itirazla karşılanır: “Peki ya mağdurlar?” “Yoksul mahallelerde yaşayan insanların güvenliği ne olacak?”

Bu sorular oldukça meşrudur ve doğru sorulardır. Çünkü güvenlik, yalnızca orta sınıfların ya da ayrıcalıklı kesimlerin hakkı değildir. Aksine, en çok yoksulların güvenliğe ihtiyacı vardır ve güvenlik hakkı tüm toplumun hakkı olup bunu sağlamak da devletin yükümlülüğüdür.

Suça sürüklenen çocuklar kadar, bu çocukların yaşadığı mahallelerde yaşayan diğer yoksullar da güvencesizdir. Hırsızlık, şiddet, madde kullanımı, sokakta yaşanan çatışmalar; bunların bedelini yine aynı sınıf öder. Güvenlik zaafının faturası site duvarlarının arkasında yaşayanlara ve onların kolejlerde okuyan çocuklarına değil, “tekinsiz” mahallelerde yaşayan ve erken yaşta sokakla tanışmak zorunda kalanlara kesilir.

Ama tam da burada kritik bir ayrım yapmak gerekir.

Güvenliği sağlamanın yolu ne?

Türkiye’de güvenlik denince akla neredeyse otomatik olarak polis, ceza ve tutuklama geliyor. Oysa bu refleks, yoksullar için çoğu zaman güvenlik üretmez; tam tersine yeni riskler yaratır. Güvenlik meselesi, kimin hayatının korunmaya değer görüldüğüyle doğrudan ilgilidir ve bu soruya verilen yanıt sınıfsaldır. Güvenlik söylemi, kimin korunacağına değil kimin kontrol altında tutulacağına odaklandığında, adalet yerini korkuya bırakır.

Yoksul mahallelerde güvenlik çoğu zaman şu anlama gelir: daha fazla kimlik kontrolü, daha erken yaşta polisle tanışma, daha sert müdahaleler, daha fazla dışlanma, daha az hukuki koruma… Kısacası devlet, yoksulun güvenliğini sağlamak için değil; yoksulun ensesine sürekli binmek adına oradadır. Çocuklar ise bu düzenin en kırılgan halkasıdır. Yoksul çocuklar korunması gereken özneler olarak değil, potansiyel suçlular olarak görülür.

Yoksul çocukların suça sürüklenmesi kimsenin beklemediği, tesadüfi biçimde gerçekleşen bir sonuç değildir. Bu çocuklar uyuşturucu ticaretinde, hırsızlıkta, sokak suçlarında ceza sorumluluklarının sınırlı olması nedeniyle sistematik biçimde, bilerek ve isteyerek öne sürülür. Büyük paralar dönen suç ağları, çocukları hem en görünür hem de en kolay harcanabilir halka olarak görür. Asıl kazananlar perde arkasında kalan örgütlü yapılar, mahalleleri kontrol eden suç grupları ve bunlarla kurulan açık ya da örtük ilişkiler sayesinde dokunulmaz hale gelenlerdir.

Devlet ise çoğu zaman bu yapılarla gerçek bir hesaplaşmaya girmek yerine suçun en zayıf aktörünü, yani çocuğu hedef almayı tercih eder. Böylece suçu üreten ilişkiler ağı yerinde kalır, yoksul çocuklar ise hem sömürülen hem cezalandırılan taraf olur.

Yoksul çocukların suçun içinde büyümediği, suça sürüklenmediği; çocukların uyuşturucu sattırılan, tehlikenin önüne sürülen araçlar olmaktan çıkarıldığı bir dünyayı kurmadan bu sorunu çözmek mümkün değildir. Çocuğu cezalandırarak güvenlik sağladığını iddia eden her politika, aslında suçu besleyen düzeni korumaktadır.

Bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir: Yoksulların güvenlik hakkı, çocukların ensesine çökerek değil; onları suçtan kazanç sağlayan bu karanlık ilişkilerden gerçekten kopararak korunabilir.

Çocuk infaz yasasında yapılmak istenen değişiklikler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Eğer düzenleme çocukları suça iten yoksulluğu, eğitimsizliği ve çeteleşmeyi ortadan kaldırmak yerine cezayı ağırlaştırmayı esas alıyorsa burada amaç halkın güvenliğini sağlamak değil; güvenlik talebini devlet baskısına meşruiyet zemini yapmaktır.

Yoksullar için güvenlik; aydınlatılmış sokaklardır. Okula devam edebilen çocuklardır. Ailelerin sosyal destek alabilmesidir. Çocukların gündüz okulda, akşam evde olabilmesidir. Polisle değil; öğretmenle, sosyal hizmet uzmanıyla karşılaşmalarıdır.

Bunlar olmadan kurulan her “güvenlik” söylemi yalnızca bastırmadır. Ve bastırılan her sorun bir süre sonra daha sert biçimde geri döner.

Yani güvenlik, yoksulluğun yönetilmesiyle ya da yoksulların bastırılmasıyla değil yoksulluğun ortadan kaldırılmasıyla sağlanır. Bu da yalnızca mevzuat değişikliğiyle değil, toplumsal ve ekonomik düzenin köklü biçimde değiştirilmesiyle mümkündür.

Aynı sistem iki tarafı da mağdur ediyor

Toplumda bazen şu duygu hakim oluyor: “Bir çocuğun hayatı mı, yoksa toplumun güvenliği mi?”

Tartışmanın bu ikilik üzerinden kurulması yanıltıcıdır. Çünkü bir çocuğu sistematik olarak dışlayan bir toplum, uzun vadede kimseyi güvende tutamaz.

Bir çocuk suça sürüklendiğinde mağdur olan yalnızca suçtan etkilenen kişi değildir. Aynı zamanda suça sürüklenen çocuğun kendisi de, o mahallede yaşayan herkes de mağdurdur. Çünkü devlet, ne çocuğu koruyacak sosyal politikaları üretmiştir, ne mahalleyi gerçekten güvenli kılacak kamusal çözümleri.

Sonra da bu çok katmanlı sorunu, bir çocuğun üzerine yıkar. Bunun adı güvenlik sağlamak değil; kolaycılıktır.

Bugün “suça sürüklenen çocuk” dediğimiz kişi, yarın daha ağır koşullarda tekrar karşımıza çıkar. Çünkü mesele çözülmemiştir, sadece ertelenmiştir.

Yargılanan çocuk, yargılanmayan sistem

“Suça sürüklenen çocuk” demek yetmez. Çünkü bu ifade yalnızca sonucu tarif eder.

Asıl soru şudur: Bu çocukları kim, nasıl ve neden suça sürüklüyor?

Bu sorunun cevabını vermeden kurulan her cümle, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, eksik kalacaktır. Çünkü mesele bir çocuğun bireysel tercihi değil, onu o tercihe mahkum eden toplumsal koşullardır.

Çocuk neden suçun içinde? Ve bundan kim kazanç sağlıyor?

Bir çocuk uyuşturucu sattığında kaybeden bellidir:

Çocuk kaybeder. Aile kaybeder. Mahalle kaybeder.

Ama o çocuk uyuşturucu sattığında kazananlar da vardır. Mahalleleri pazar alanına çeviren suç ağları kazanır. Yoksulluğu kendileri için fırsata çeviren yapılar kazanır. Ucuz ve harcanabilir emek gibi, “harcanabilir çocuklar” yaratan düzen kazanır.

Sorun çocuk değil, çocuğu suç ekonomisinin en öne sürülen halkası haline getiren toplumsal örgütlenmedir. Yoksulluğu yönetilebilir ve baskılanabilir tutarak yalnızca sonuçlarını cezalandıran sistemdir. Önce eşitsizlik üretip sonra o eşitsizliğin içinden çıkan davranışı bastıran devlet aklıdır.

Hukuk gerçekten tarafsız olsaydı, suça sürüklenen çocuğun karşısına yalnızca mahkeme çıkmazdı. Onu suça iten ekonomik ve siyasal ilişkiler de yargı konusu olurdu. Çocuğa bir soruşturma dosyası açılırken o mahalledeki işsizlik oranı, suç oranı, çocukların eğitime ulaşma oranı gibi durumlar da dosya muhtevasına girerdi. Çocukların eğitime erişiminin nasıl sağlanacağı, sosyal hizmet eksikliğinin nasıl giderileceği, çeteleşmenin ekonomik arka planı ve nasıl önleneceği gibi durumlar da tartışılırdı.

Ama çoğu zaman yargılanan yalnızca çocuktur. Yargılanmayan ise onu o noktaya getiren düzendir.

Bu yüzden mesele hiçbir zaman çocukları daha sert cezalandırmak olmamalıdır. Mesele, çocukları suçtan kazanç sağlayan ilişkilerden koparabilmektir. Bu da yalnızca infaz rejimini değiştirerek değil; yoksulluğu, güvencesizliği ve eşitsizliği üreten sistemi değiştirmekle mümkündür.

Gerçek güvenlik, çocukları hapishaneye koyarak değil; onları suç ekonomisinin dışına çıkaracak bir toplumsal düzen kurarak sağlanır.

Aksi halde “suça sürüklenen çocuk” demeye devam ederiz fakat suça sürükleyen düzen yerinde kalır.

[1] İlbilge Selcen Peker, Çocuklara Özgü Güvenlik Tedbirleri, Seçkin Yayıncılık 2022, s.119.

[2] Cengiz Apaydın, Çocuklar İçin Ceza Hukuku Bilinci, Legal Yayıncılık 2015, s.22.

Not: Bu yazı ilk olarak İşçileri Sesi gazetesinin 10. sayısında yer almıştır. Genişletilmiş hali dijital olarak ilk Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.


© sendika.org