Marksizm, komünalizm ve devlet sorunu
Rojger Botan'ın, 12 Haziran 2026 tarihinde Yeni Yaşam gazetesinde yayımlanan "Devlet Sorunu ve Komünal Toplum Paradigması" başlıklı yazısı, son yıllarda Kürt hareketi içerisinde yaygınlaşan yaklaşımın bir ifadesidir. Yazının temel tezi açıktır: Marksist gelenek özgürleşmenin yolunu devlet iktidarının ele geçirilmesinde görürken, komünalist gelenek özgürleşmeyi toplumun doğrudan örgütlenmesinde aramaktadır.
İlk bakışta ikna edici gibi görünen bu karşıtlık, yakından incelendiğinde çeşitli teorik sorunlar içermektedir. Çünkü mesele yalnızca devletin ele geçirilip geçirilmemesi değildir. Asıl tartışma, devletin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, nasıl ortadan kalkacağı ve devletlerin varlığını sürdürdüğü bir dünyada özgür toplumun nasıl korunacağı sorunudur.
Bu nedenle Marksizm ile komünalizm arasındaki ayrımı basit bir "devletçilik–özgürlükçülük" karşıtlığına indirgemek açıklayıcı olmaktan uzaktır.
Marksizm devleti ele geçirmeyi neden savunur?
Marksist teoride devlet bir amaç değil, tarihsel bir araçtır.
Marx ve Engels devleti sınıf egemenliğinin örgütlü biçimi olarak tanımlamışlardır. Devlet, toplumsal uzlaşmanın değil, sınıf karşıtlıklarının ürünüdür. Bu nedenle nihai hedef devletin ortadan kalkmasıdır.
Ancak Marksizm'in temel iddiası şudur: Devlet, yalnızca devlet karşıtı fikirlerle ortadan kalkmaz.
Onu üreten sınıfsal ilişkiler ortadan kaldırılmadan devlet de ortadan kalkmaz.
Bu nedenle Marx ve Engels, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesini, eski egemen sınıfların direnişini kırmasını ve yeni toplumsal ilişkileri inşa etmesini zorunlu görmüşlerdir.
Lenin'in de Devlet ve Devrim adlı eserinde geliştirdiği yaklaşım da budur.
Lenin'e göre işçi sınıfı mevcut burjuva devletini olduğu gibi devralmaz. Onu parçalamak zorundadır. Ancak eski devlet aygıtı parçalandıktan sonra ortaya çıkan boşluk da kendiliğinden ortadan kalkmaz. Devrimi koruyacak, karşı-devrimi engelleyecek ve yeni toplumsal düzeni örgütleyecek yeni tipte bir siyasal örgütlenme ihtiyacı bulunmaktadır.
İşte proletarya diktatörlüğü ve bu diktatörlüğün öteki bir yüzü olan proletarya demokrasisi kavramı bu geçiş dönemini ifade etmektedir.
Dolayısıyla Marksizm'in savunduğu şey kalıcı devlet değildir.
Tam tersine, devlet olmayan devlete, yani sönümlenmeye yüz tutan bir geçiş örgütlenmesine ulaşmaktır.
Elbette tartışma devlet ve komün olunca ilk akla gelen Paris Komünü deneyimidir.
Peki Paris Komünü ne söylüyor?
Bu noktada Paris Komünü çok özel bir yere sahiptir. Çünkü sosyalizmin ilk tarihsel laboratuvarı olarak kabul edilmektedir.
Zira hem Marksistler hem de komünalistler Paris Komünü'nü kendi görüşlerinin tarihsel kanıtı olarak göstermektedir.
Ancak Paris Komünü'nün Marksizm açısından anlamı çoğu zaman eksik, hatta çarpıtılarak aktarılmaktadır.
Marx, Komün deneyiminden sonra çok önemli sonuçlara ulaşmıştır: İşçi sınıfı hazır devlet makinesini ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.
Devlet parçalanmalıdır. Ardından devletin giderek sönümlenmesini sağlayacak toplumsal ve siyasal mekanizmalar inşa edilmelidir.
Lenin de aynı sonuca ulaşır.
Bu nedenle Paris Komünü, Marksistler açısından mevcut devletin yerine doğrudan demokrasiye dayalı yeni bir siyasal örgütlenmenin kurulmasının ilk örneğidir.
Fakat Komün aynı zamanda başka dersler de vermiştir.
Komün yalnızca 71 gün yaşayabilmiştir.
Marksist yorumun önemli bir bölümü bu yenilginin nedenini Komün'ün yeterince ileri gidememesinde görür.
Versailles üzerine yürünmemesi, finans kuruluşlarına el konulmaması, karşı-devrimci güçlerin etkisiz hale getirilememesi ve merkezi koordinasyon eksikliği bu eleştirilerin başında gelir.
Bu nedenle Marksistlere göre Paris Komünü'nün yenilgisinin nedeni ne devletsizliktir ne de devlet fikrinin reddidir. Ama tüm eksikliklere ve boşluklara rağmen yeni tipte bir işçi iktidarının ilk örneğidir.
Komünalizmin gücü ve sınırları
Bookchin'in ve onun geldiği ekolün yaklaşımı, devlet aygıtının ele geçirilmesi değil, toplumun doğrudan örgütlenmesidir.
Komünalizm çoğu zaman Marksizm'in alternatifi olarak sunulsa da tarihsel olarak özgürlükçü sosyalist denilen anarşist gelenek içerisinde şekillenmiş bir yaklaşımdır. Murray Bookchin'in geliştirdiği komünalizm, Bakunin ve Kropotkin gibi anarşist düşünürlerin etkilerini taşımakla birlikte, yerel meclisler ve konfederal ağlar üzerinden daha kurumsal bir model önermektedir. Kürt hareketinin liderliğinin demokratik konfederalizm paradigması da önemli ölçüde bu teorik miras üzerinde yükselmektedir. Bu nedenle Marksizm ile komünalizm arasındaki tartışma aynı zamanda Marksist gelenek ile komünalist/anarşist gelenek arasındaki tarihsel tartışmanın günümüzdeki bir devamı olarak da........
