menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Üçlü reddiye: Ne ABD-İsrail ne molla rejimi ne şah

18 0
05.03.2026

İran’da bugün yaşanan şey bir rejim krizi değil, bir devlet ontolojisinin çatlamasıdır. Bu çatlak, yalnızca sarayların, mollaların, generallerin ya da dış müdahale planlarının yarattığı bir kırılma değildir. Daha derin, daha eski ve daha köklüdür. Çatlayan şey, devletin tarih boyunca kendisini toplumdan önce, toplumun üzerinde ve toplum adına konuşan aşkın bir özne olarak kurma biçimidir. 

Bu ontoloji çözüldüğünde yalnızca bir iktidar aygıtı sarsılmaz. Tarih, meşruiyet ve düzen fikrinin kendisi yerinden oynar. “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” demek bu yüzden tarafsızlık değil, ontolojik bir isyandır. Bu cümle, devletler arası tercihi reddetmekle kalmaz, devlet merkezli siyasal tahayyülün kendisini hedef alır.

İran’daki teokratik yapı, yalnızca dini bir rejim değildir. İran İslam Cumhuriyeti kendisini sıradan bir iktidar olarak sunmaz. Kendisini tarihsel zorunluluk, ilahi düzen ve ulusal kader olarak kurar. Bu yüzden burada siyasal itaat, yalnızca hukuki değil, ontolojik bir yükümlülük halini alır. Devlet, halktan rıza almak için değil, halkı kendi anlam rejimi içinde yeniden üretmek için vardır. 

Egemenlik, seçimden değil aşkınlıktan türetilir. Bu aşkınlıkta cisimleşen figür, sıradan bir siyasetçi değil, bir hakikat temsilcisidir. Ali Hamaney ya da ondan önce Ruhullah Humeyni yalnızca yönetici değildi. Devletin teolojik bedeniydi. Bu beden eleştirildiğinde yalnızca bir lider değil, düzenin metafiziği sorgulanmış olur.

Ancak bu ontoloji, İslam Cumhuriyeti ile başlamadı. Muhammed Rıza Pehlevi döneminde de devlet kendisini modernleşmenin zorunlu motoru olarak kurmuştu. Monarşi, ulusun geri kalmışlığını aşmak için merkezileşmenin kaçınılmaz olduğunu savundu. Böylece devlet, halkı özgürleştirmek için değil, halkı dönüştürmek için konuştu.

İki dönem arasında ideolojik farklar vardı. Fakat ortak olan şey, toplumun kurucu özne olarak tanınmamasıydı. Devlet her zaman toplumdan önce geldi. Toplum, devletin projesine uyum sağladığı ölçüde var olabildi.

Bu süreklilik, İran tarihinin en derin yapısal gerçeğidir. İktidar biçimleri değişti, hanedanlar yıkıldı, devrimler oldu. Fakat devletin kendisini aşkın bir zorunluluk olarak kurma biçimi değişmedi. Devlet hiçbir zaman toplumsal sözleşmenin ürünü olmadı. O, daima toplumun önüne yerleştirilen bir kader olarak işledi. Bu nedenle İran’da rejim değişiklikleri çoğu zaman devlet değişikliği değildir. 1979 bunun en çarpıcı örneğidir. Sokaklar dolduğunda, mahalle komiteleri kurulduğunda, işçiler fabrikaları devraldığında tarih kısa bir an için başka bir ihtimali açtı. Fakat bu ihtimal kurumsallaşamadı. Devrim, devletsiz bir siyasal form üretmedi. İktidar boşluğu, devlet refleksini temsil eden kadrolar tarafından dolduruldu. Mollalar, devrimi yaratmadı. Devrimin kuramadığı boşluğu doldurdu.

Burada solun tarihsel sorumluluğu açığa çıkar. Sol, monarşiyi yıkmayı devleti aşmakla karıştırdı. Şah’ın devrilmesiyle özgürlüğün kendiliğinden geleceği varsayıldı. Oysa devlet, bir hanedan değil, bir iktidar mantığıdır. Bu mantık parçalanmadığı sürece, onu kimin yönettiği ikincildir. Anti-Emperyalizm söylemi, bu körlüğün ideolojik zırhı oldu. ABD karşıtlığı, yerli tahakkümü görünmez kıldı. Emperyalizm yalnızca dış müdahale olarak okundu. İçerideki hiyerarşi ve patriyarkal tahakküm ikincilleştirildi. Böylece sol, farkında olmadan devletin anlam rejimine eklemlendi.

Bugün “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” demek, tam da bu tarihsel hatayı reddetmektir. Çünkü emperyal müdahale ile teokratik otoriterlik birbirinin alternatifi değildir. Birbirini besleyen karşıtlıklardır. Dış tehdit, iç baskıyı meşrulaştırır. İç baskı, dış müdahale için gerekçe üretir. Monarşik restorasyon çağrıları ise bu döngüyü başka bir sembolle yeniden kurmaktan ibarettir. Şah nostaljisi, devletin aşkınlığını geri çağırır. Demokrasi vaadiyle gelen bombardıman, egemenliği halktan değil küresel stratejiden türetir. Her üçü de toplumun özneleşme kapasitesini askıya alır.

Asıl kırılma, kadınların öncülük ettiği direnişte açığa çıktı. Devletin en yoğun tahakküm alanı beden oldu. Beden üzerinde kurulan disiplin, siyasal düzenin mikro-fiziğidir. Zorunlu örtünme yalnızca bir kıyafet meselesi değildir. Devletin yaşamı tanımlama yetkisini sembolize eder. Kadın bedeni kontrol edildiğinde, toplum kontrol edilir varsayımı devrededir. Fakat kadınlar bu kontrolü fiilen askıya aldığında, devletin ontolojik iddiası sarsılır. Çünkü iktidar, yalnızca zorla değil, normun içselleştirilmesiyle işler. Norm çözülürse, iktidar yabancılaşır.

Bu yüzden kadın öncülüğündeki direniş, bir reform talebi değil, siyasal ontolojiye yönelmiş bir meydan okumadır. Burada talep edilen şey daha iyi bir yönetim değildir. Talep edilen şey, yönetilme biçiminin kendisinin sorgulanmasıdır. Devletin yaşam üzerindeki tekeli reddedilmektedir. Bu reddiye, romantik bir kaos çağrısı değildir. Yatay dayanışma ağları, mahalle kolektifleri ve devlet dışı ilişki biçimleriyle somutlaşır. Siyasal olan, artık merkezi bir irade değil, çoğul bir kurma pratiği olarak belirir.

Emperyal müdahale bu pratiği güçlendirmez. Tersine onu boğar. Dış saldırı, milliyetçi konsolidasyonu tetikler. Devlet, “ulusal savunma” söylemiyle yeniden meşruiyet üretir. Toplumun devlete mesafesi kapanır. Böylece özgürleşme ihtimali, güvenlik paranoyası içinde erir.

Bu nedenle emperyalizme karşı çıkmak, rejimi savunmak değildir. Tam tersine, toplumun kendi dönüşüm kapasitesini korumaktır. Aynı şekilde rejime karşı çıkmak, emperyal müdahaleyi meşrulaştırmak değildir. Radikal pozisyon, iki tarafı da reddedebilmektir.

Bu reddiye bir boşluk yaratmaz. Yeni bir siyasal ufuk açar. Egemenlik, aşkın bir merkezden değil, yaşamın içkin ilişkilerinden türetilir. Bu, klasik devrimci iktidar anlayışından da kopuştur. Amaç devleti ele geçirmek değil, devletin toplumu kuşatma kapasitesini dağıtmaktır. İktidarın merkezsizleşmesi, özgürlüğün koşuludur. Eğer devrim yeniden bir merkezi otorite kurarsa, tarih kendini tekrar eder. İran’ın trajedisi budur: her kırılma anı, sonunda yeni bir merkez üretmiştir. 

Şimdi soru şudur: Bu kez farklı olabilir mi? “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” yalnızca bir slogan olarak kalırsa hayır. Fakat bu ifade, siyasal tahayyülün merkezini devletten topluma kaydırırsa evet. Bunun için solun kendi ontolojisini de dönüştürmesi gerekir. Devleti ele geçirme arzusunu terk etmeyen bir sol, farkında olmadan devlet mantığını yeniden üretir. Özgürlük, merkezileşmenin başka bir versiyonuyla kurulamaz. Özgürlük, merkezsizleşmenin pratiğidir.

Bu nedenle radikal tutum, üçlü reddiyeyi stratejik değil ilkesel olarak kurmaktır. Ne teokratik devletin yanında ne monarşik restorasyonun hayalinde ne de emperyal bombardımanın gölgesinde. Taraf, devletler değil, yaşamın kendisidir. Bu yaşam, örgütlenebilir, savunulabilir, dayanışma içinde genişleyebilir. Ama ancak devletin aşkınlığını reddettiği ölçüde özgürleşebilir.

Bugün İran’da açılan çatlak, kesin bir zafer değil, fakat geri........

© sendika.org