menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

19 Mart’ın devrimci muhasebesi

15 0
28.03.2026

Bu yazıyı, 19 Mart’ın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hala sürece dair gerekli eleştirel değerlendirmelerin yapılamadığını ve sürecin yeterince tartışılamadığını düşündüğümüz için yazıyoruz. Yazıya başlarken şunu belirtmek istiyoruz; 19 Mart’a dair farklı sol çevreler tarafından şimdiye kadar yapılan bilindik tespitlerin çoğuna katılıyoruz, ancak bu tespitlerle ve ardından yalnızca ajitatif bir dille sınırlı kalan söylemleri eleştiriyoruz. İhtiyacımız olan ve bizi mücadelede bir adım ileriye taşıyacak olan, bu söylemler ve tespitler değil; yapılan hatalardan çıkaracağımız somut dersler ve kendimize yöneltmemiz gereken eleştirilerdir. 

Üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen 19 Mart’a dair bu yönlü bir değerlendirmenin Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) tarafından yapılmadığı ortadadır. Bununla bağlantılı olarak, Türkiye’deki devrimci gençlik hareketinin de bu dönemdeki en büyük eksiği, 19 Mart’ın muhasebesini samimi bir şekilde yapmamış, gerekli dersleri çıkarmamış olmasıdır. Bu yüzden bu yazıdaki amacımız, 19 Mart’ı; hakkında yalnızca bilindik ve sıradan tespitlerin yapıldığı bir tarih olarak değil; başarılı olamadığımız ancak başarısızlıklarımızdan öğrenebileceğimiz, hala devam eden bir kavga olarak ele alıp, buradan çıkartacağımız somut dersler ve önerilerle mücadeleyi bir adım ileriye taşımaya çalışmaktır. Bu yüzden özellikle 19 Mart’ın açığa çıkardığı eksiklerimize, hatalarımıza ve bunlardan çıkarmamız gereken derslere odaklanacağız.

Yazının ilk yarısında, süreç boyunca kritik bir rolü olmuş olan ve en kitlesel eylemlerin gidişatını belirleyen İÜK’ün (İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu, 12 Temmuz 2025 tarihinden itibaren adı İstanbul Üniversiteler Birliği olarak değişmiştir.) yapısına ve sorunlarına, onun bileşenleri olan ÖTK’lara (okullardaki Öğrenci Temsilciliği Kurulları), bu oluşumların üniversitelerde nasıl örgütlendiğine, bu oluşumların süreç boyunca devam eden faaliyetlerine -Saraçhane dışındaki eylemlere- ve eleştirilmesi gereken kısımlara öğrenci hareketi açısından değineceğiz. İkinci yarısında ise devrimci hareketin 19 Mart’ı nasıl karşıladığına, sokakta -özellikle Saraçhane’de- sergilediği pratiğe, bu süreçte yaptığımız hatalara, açığa çıkan eksiklerimize ve buradan çıkarmamız gereken derslere odaklanacağız. Açık ve net bir biçimde özeleştiri vermemiz gereken konularda sakınmadan özeleştiri verecek, eleştirilmesi gereken anlayışları ve yapıları da aynı şekilde sakınmadan eleştireceğiz.

1 yıl önce 19 Mart’ta ne oldu?

Türkiye’de gençliğin yıllardır karşı karşıya kaldığı ancak 19 Mart’a kadar kitlesel bir eylemliliğe yol açamamış olan; her geçen gün daha yakıcı hale gelen geleceksizliğe, yoksulluğa, özgürlük yoksunluğuna ve tüm baskılara karşı gençliğin cevabı 19 Mart günü vücut buldu. Bu patlamanın o gün olmasının sebebi, devlet tarafından zaten yıllardır sürdürülen ve adım adım örülen bu sürecin ve saldırıların, artık iyice görünür hale gelmesi ve tüm toplumsal muhalefeti kapsayacak, gençliğin büyük çoğunluğunu etkileyecek şekilde genişletilmesiydi. 19 Mart günü olanlar, Türkiye’de günden güne saldırganlaşan faşizmin en çok tepki çeken hamlelerinden biri oldu ve işler değişti. Gençlik, uzun yıllardır gömülü olduğu sessizlik ve eylemsizlik sarmalını kırdı; sokaklara döküldü. Güçlü ve kararlı bir biçimde, yılların getirdiği öfkeden aldığı güçle kendisini gösterdi; yalnızca İmamoğlu için değil, doğrudan iktidarı karşısına almak için bu yola çıktı. Çözümün burjuva siyasetiyle ve burjuva siyasetçileriyle gelmeyeceğini de sokaklarda kendisiyle omuz omuza mücadele eden devrimcilerden, sosyalistlerden öğrendi. Beyazıt’taki polis barikatının yıkılması ve gençliğin büyük bir kararlılıkla ve kitlesellikle yoluna devam etmesi, gençliğe kendi gücünü gösterdi. Daha da önemlisi, bu ülkede siyasete doğrudan katılabileceği ve özneleşebileceği alanın “sokak” olduğunu hatırlattı. Böylece Gezi’den beri yalnızca Boğaziçi direnişinde benzerini gördüğümüz bir kitleselliğin ve daha güçlü bir militanlığın yolu açıldı. Gençlik, bundan sonra kavgasını sokaklara taşıyacağını, sokaklarda savaşacağını ilan etmiş oldu. Bu yüzden, sürecin nasıl ilerlediğini ele alırken sokaklardaki pratik üzerinden gitmemiz gerekir.

Sokaklardaki pratiklere baktığımızda ise, Saraçhane’de kendiliğinden gelişen kitlesel eylemlerden sonraki sürecin örgütlenmesinin iki farklı kaynağı olduğunu görürüz; devrimci-sosyalist kurumlar ve İÜK (İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu). Dolayısıyla bu süreci ve pratikleri İÜK’ten bağımsız ele alamayız, devrimci hareketin 19 Mart’taki durumuna gelmeden önce, sürecin ilk günleriyle iç içe ve kapsamlı bir şekilde İÜK’ü ele almamız gerekir.

Bu süreçte gençliğin en kitlesel eylemlilikleri Saraçhane’de, 19-23 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. -İkinci bölümde bu süreci detaylı bir şekilde ele alacağız- Bu beş günlük süreçten sonra ise hareket görece daha zayıf bir şekilde ilerledi. Hemen hemen aynı günlerde İÜK’ün kurulmasıyla birlikte en kitlesel ve etkili eylemler bu yapı üzerinden örgütlenmeye başlandı, devrimci gençlik hareketi de bir süre sonra kendi planlarını bu oluşumla büyük ölçüde ortaklaştırmaya başladı. Bu yanıyla İÜK, 19 Mart süreci için kritik bir öneme sahiptir ve üzerinde durmayı gerektirir. Bu zamana kadar kapsamlı bir değerlendirmesinin yapılmamış olması büyük bir eksikliktir.

Başlangıçta reformist-pasifist yapıların öncülüğünde birçok üniversitedeki temsilcilerin bir araya getirilmesiyle kurulan bu oluşum, o yapıların ayrılmasının ardından daha etkili ve militan bir çizgide ilerlese de birkaç ay içerisinde yavaş yavaş sönümlenmiş ve etkisini yitirmiştir. Ortak bir “koordinasyon” olması ve mücadelede aktif rol oynayan neredeyse tüm üniversitelileri içerisinde barındırması bile başlı başında önemlidir ve takdir edilmesi gereken bir ilk adımdır. Ancak sonrasında yaşananlar, bu önemli adımı pekiştireceği yerde üniversitelilerle sol sosyalist yapılar arasındaki iletişimi ve güveni büyük ölçüde azaltmıştır.

İÜK’ün temel ve üniversiteliler açısından kırılmalar yaratan hataları, daha kurulduktan bir hafta sonra örgütlediği ilk eylemlerinde açığa çıkmıştır. 27 Mart günü Cevahir AVM önünde yapılan ve “Cevahir eylemi” olarak anılan eylem, bir kırılma noktasıdır. Kısaca özetlemek gerekirse, o gün eyleme öncülük etmesi ve gelen kitleyi yönlendirmesi gereken oluşumlar; kitleyi yönlendirmek bir yana, yalnız bırakmış ve tam 124 üniversitelinin sebepsizce gözaltına alınmasına yol açmıştır. Özellikle EMEP’in ve MFT’nin başını çektiği gruplar, son dakikalarda yüzlerce öğrenci kendilerini beklerken, yoğun abluka olduğu gerekçesiyle kendi organize ettikleri eyleme katılmaktan vazgeçmiş ve bunu kitlenin geri kalanına geç haber vermiştir. O gün sebepsiz yere onlarca öğrencinin gözaltına alınması ve tüm bunların İÜK’ün ilk eyleminde gerçekleşmesi, üniversitelilerin sosyalist yapılara olan güvenini büyük ölçüde sarsmıştır. Bu önemli bir kırılma noktasıdır ve aylar sonra bile etkisini göstermeye devam etmiştir. Bu olayın 19 Mart’tan yalnızca bir hafta sonra yaşandığı ve İÜK’ün, sosyalist yapılarla üniversite öğrencileri arasındaki ilk ortak iletişim kanalı olduğu göz önünde bulundurulursa etkisi daha iyi anlaşılabilir. Bu ve buna benzer başka olaylar, daha ilk günlerinde İÜK’ün en önemli işlevlerinden birisi olan, sosyalist kurumlarda örgütlü üniversitelilerin geniş bir üniversiteli kitlesiyle birlikte hareket edebilme, öncülük edebilme imkanını önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Buna sebep olan ve İÜK’ü kuran kurumlar ise herhangi bir özeleştiri vermeden, birkaç hafta sonra İÜK’ten ayrılmıştır. Bu reformist anlayışın yapıyı terk etmesinin ardından yavaş yavaş devrimci-militan öğrenciler ve kurumlar yapıda daha belirleyici bir konuma gelmiştir ve aynı zamanda üniversitelilerin kendiliğinden gelişen militanlığının önü açılmıştır. Ancak bu sefer de bir başka sorun tekrar ortaya çıkmıştır: “temsiliyet” sorunu.

Bu sorun, İÜK’ün aktif olduğu tüm zaman dilimi boyunca etkisini gösteren en temel yapısal sorundur ve kaynağı İÜK’te değil, İÜK’ün yapısını oluşturan üniversitelerdeki ÖTK’lardadır. (Öğrenci Temsilciliği Kurulu) ÖTK’lar aynı zamanda İÜK’ün kurulmasına öncülük eden ve ilk zamanlarında onu yönlendiren reformist yapıların (EMEP, TİP, SEP) üniversitelerdeki mücadele için benimsedikleri oluşumlardır.

Reformist solun yıllar sonra üniversitelerde dayatmaya çalıştığı işlevsiz model: ÖTK

ÖTK’lar, geçmişte birçok üniversitede aktif olarak var olan ve 70’li yıllarda özellikle ODTÜ’de devrimci gençlerin kurduğu yapılar olsalar da bugün çok etkisiz ve işlevsiz bir haldedirler. Bu, büyük ölçüde devrimci hareketin güçsüzlüğüyle ve üniversitelerdeki kitlesel bağlarının zayıflığıyla, aynı zamanda da devletin zamanla -resmi olan- ÖTK’lar üzerinde kurmuş olduğu denetimle alakalıdır, dolayısıyla ÖTK örgütlenmesi ile ilgili olarak söyleyeceklerimiz bugünkü koşullar için geçerlidir. Bugün resmi olarak tanınan ve 19 Mart sürecinde en aktif olan ÖTK Boğaziçi Üniversitesi’ndedir, diğer ÖTK’lar 19 Mart’tan sonra kurulmuş ve resmiyete sahip olmayan ÖTK’lardır.

Bu yüzden ÖTK’ların yapısını kabaca Boğaziçi üzerinden özetleyebiliriz: her bölümden öğrenciler 5 temsilci seçer, seçilen bu beş temsilci de kendi aralarında bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçer. Her fakültenin alt bölümlerinden seçilen bu başkan ve başkan yardımcıları, birer fakülte başkanı ve yardımcısı seçer. Son olarak da bu fakülte başkanları ve yardımcıları bu sefer tüm ÖTK için genel bir başkan ve yardımcı seçer. Temsilcilerin seçilebilme şartları ise şunlardır: temsilcinin 2,5 üstü ortalamaya sahip olması, herhangi bir siyasi partiye üye olmaması ve temsilci hakkında okul yönetimi tarafından yürütülen bir soruşturmanın olmaması… (Sadece bu kriterler bile devrimci öğrencilerin bu oluşumlardaki varlığının nasıl kısıtlandığını anlamamız için yeterlidir.) ÖTK içerisinde farklı sorunlara yönelik farklı organlar oluşturulur ve her organın da bir başkanı ve yardımcısı olur. Seçimler yılda yalnızca bir kez yapılır; seçilen temsilciler, kendi aralarında sıklığını kendilerinin belirlediği toplantılarda bir araya gelirler ve karar alırlar. (“Demokratik” işleyiş adına ÖTK’ların kullanılması gerektiğini söyleyen ve bunu demokrasi fetişizmi denilebilecek bir seviyeye kadar vardıran yapıların aslında ne kadar “demokratik” olduğu yalnızca ÖTK’ların işleyişine bakarak bile görülebilir.) Asıl sorunlar, karar anlarında kendilerini gösterir. Okulda niceliksel çoğunluğa sahip oldukları için ÖTK içerisinde de çoğunluğa sahip olanlar, karar anlarında niceliksel güçlerini kullanarak diğer temsilcilerin kararlarını yok sayabilir veya o temsilcilere herhangi bir konuda söz söyleyebilmek için kendi bölümleri içerisinde anket yapma zorunluluğunu dayatır; anket yapıldığında ve sonuç istedikleri şekilde çıkmadığında ise yeterli sayıda öğrencinin ankete katılmamış olmasını vs. bahane ederek anket sonucunu istedikleri gibi yok sayabilirler. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nde 1 Mayıs’ta Taksim-Kadıköy tartışmasında bu yapılmıştır. Ek olarak burada bahsetmediğimiz ve hiçbir açıklaması olamayacak bir sürü entrika da yaşanmıştır.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, reformist ve kitlesel yapıların yalnızca niceliksel üstünlüklerini kullanarak tüm karar alma süreçlerini belirleyebildiği açıkça görülür. 19 Mart sürecinde olan da tam olarak budur, okuldan okula bu işleyişin detayları değişebilse bile, en aktif ve resmi ÖTK olan Boğaziçi ÖTK’sı üzerinden verdiğimiz bu örnekler, ÖTK’nın yapısal sorunlarını ve reformist-kitlesel yapılar tarafından neden yıllar sonra hortlatılarak önümüze konulduğunu anlamak için yeterlidir. Özetle ÖTK’lar; mücadeleyi bürokratik dar kalıplar içine sıkıştıran, yavaşlatan ve öğrencilerin özneleşmesini değil, “temsil edilmesini” sağlamaktan öteye geçemeyen hantal ve işlevsiz yapılardır. Demokrasiyi ne ölçüde seçimle eşdeğer görüyorsak o ölçüde demokratiklerdir, daha fazla değil. Üyelerinden bağımsız olarak yapıları gereği kaba ve sembolik bir temsiliyetin ötesine geçemezler, aktif ve militan hareketleri örgütleyemezler. Kazanan her zaman niteliksel değil, niceliksel güce sahip olan grup olur.

Buradan tekrar İÜK’e dönersek, üniversitelerde bu örgütlenme tarzı benimsendiği için İÜK’te de aynı tarz hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Üniversitelerde ÖTK’ları yaygınlaştırmaya çalışan yapılar, İÜK’e de bu katı bürokratik tarzı dayatmaya çalışmış ve ilk zamanlarda bunda başarılı olmuşlardır. İÜK’ün işleyişi, tamamen WhatsApp gruplarında açılan anketler üzerinden yapılan oylamalara bırakılmıştır ve bu katı bir biçimde dayatılarak “demokratik işleyiş” adı altında yapılmıştır. İnisiyatiflerin önü tamamen kesilmiş, karar verme sorumluluğu temsilcilerin elinden tamamen alınmıştır. İÜK’ün işleyişini aksatan, hareket alanını kısıtlayan, yukarıda bahsettiğimiz en önemli yapısal sorun, budur. Sorunun kaynağı nasıl İÜK değilse, çözümü de İÜK’te değildir. ÖTK’ların yapısal bir sorunu olan bu durumdan kurtulmanın yolu, ÖTK’ları çöpe atmaktır. ÖTK’lar işlevsizliklerini pratikte açık bir biçimde kanıtlamışlardır, tüm bu deneyimlerden sonra hala ÖTK’lar aracılığıyla örgütlenmeyi savunmak, tüm yanlışlarına rağmen bu pasifist çizgiyi dayatmaktır ve bilinçli bir politik tercihtir. Bulunduğumuz her alanda ve üniversitede bu çizgiye karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Amacımız; öğrencilerin yalnızca temsilcilerinin değil, kendilerinin özneleşeceği ve mücadeleye doğrudan dahil olacağı, oylamaların değil, gerçek tartışmaların yön vereceği, inisiyatife ve kolektif emeğe dayalı, temsilcilerin yılda bir kez değil, her istendiğinde seçileceği ve görevden alınabileceği demokratik yapıları güçlendirmek ve mücadeleyi bu yapılar aracılığıyla yükseltmektir.

Bu yapıları kabaca Öğrenci Komiteleri/meclisleri ve Dayanışma Ağları olarak tarif edebiliriz, isimleri üniversiteden üniversiteye değişiklik gösterebilir. Ancak temel işleyiş mekanizmaları değişmez; sadece kaba temsiliyete ve oy hesabına dayalı olduğu için “tarafsız” olan ÖTK’lara karşı, bu yapılar net bir biçimde taraf tutarlar ve buna göre konumlanırlar. Doğal olarak, aktif ve kendi siyasetini üretebilen politik öznelerdir, bu bilincin ve konumlanışın getirdiği mücadele perspektifine sahiplerdir. Bu durum; kararsızlığı ve belirsizliği engeller, her koşulda hızlıca konumlanabilmelerinin ve siyaset üretebilmelerinin önünü açar. (İÜK için bahsettiğimiz işlevsizlik sorunu, tam olarak bu işlevin eksikliğinden kaynaklanır.) Bu da yine pratikte kendisini kanıtlamış bir olgudur. Reformist anlayışın İÜK’ü terk etmesinden yaklaşık bir ay sonra İÜK’e yalnızca ÖTK’ların değil, okuldaki politik öznelerin bir araya gelip oluşturduğu ÖTK dışı diğer yapıların (Öğrenci komiteleri/meclisleri, dayanışma ağları vb.) girişinin önü açılmıştır. İÜK açısından ikinci -ama bu sefer olumlu- kırılma noktası budur; bu andan itibaren İÜK’ün işleyişi önemli ölçüde rahatlamış ve daha militan eylemler, daha hızlı şekilde organize edilebilmiştir. İÜK, adeta bürokratik bir toplantı merkezi olmaktan çıkmış; aktif ve etkili bir politik özneye dönüşmeye başlamıştır.

1 Mayıs süreci, bu dönüşüm sürecinin ortalarına denk gelir. 25 Nisan’da yapılan DİSK eylemi özellikle önemlidir ve İÜK’ün en önemli eylemlerinden birisidir. İÜK bileşeni tüm üniversitelerin 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma kararı alması, işçi sınıfının tarihsel/politik mekânını net bir biçimde sahiplenmesi ve bunu tüm engellemeleri göze alarak yapması oldukça önemlidir. (Örneğin Galatasaray Üniversitesi’nde bu karar, 200 öğrencinin katıldığı forumda 190 kişinin ortak kararı olarak alınmıştır. 190 öğrenciye karşı devletin açık bir biçimde suç işleyerek yasakladığı Taksim yerine, izin verdiği alan olan Kadıköy’ü savunanların tamamının okuldaki “örgütlü solcular” olduğu düşünülürse kitlesel reformist partilerin mücadeleyi pasifize etmekteki işlevleri daha iyi anlaşılabilir.) İÜK; Taksim kararını aldıktan sonra, ilk iş olarak DİSK binası önünde örgütlediği eylem ve açıklama ile, hem DİSK benzeri oluşumların teslimiyetçi tavrını kabul etmeyeceğini hem de ne olursa olsun Taksim iradesinden vazgeçmeyeceğini bir kez daha vurgulamıştır. Hemen ardından, Taksim hedefinde ortaklaşan tüm güçlerin bir araya gelmesi ve ortak bir iradeyle Taksim’i zorlaması amacıyla oluşturulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi’nin oluşturulması için yoğun bir çaba harcamış, üniversitelilerin bu doğrultuda örgütlenmesini sağlamıştır. 1 Mayıs günü pratikte başarılı olunamasa ve amaçlanan koordinasyon sağlanamasa da, bu........

© sendika.org