Cinsiyet Sınıfları ve bir yerel kuramsallaştırma tartışması
Gülnur Acar Savran’ın yeni yayımlanan derlemesi Cinsiyet Sınıfları, Fransa’daki feminist hareketin tarihsel gündemlerini ve tartışmalarını Türkçeye ve Türkiye’deki feminist harekete kazandırmanın ötesinde, esas olarak Christine Delphy’nin kuramsal yaklaşımlarından yola çıkan maddeci feminist analizlere ilişkin, özellikle post modern feminist yaklaşımlara yönelik eleştirileri bağlamında, derinlikli tartışmalar sunuyor. Gülnur, Cinsiyet Sınıfları’nın, 2022 yılında yayımlanan Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler’in devamı niteliğinde çalışma olduğunu söylemiş. Ancak iki kitabı yayımlanma sırasıyla okumak gerekmiyor birinden ya da ötekinden başlansa da her iki kitapta çerçevesi çizilen tartışmaları aynı netlikte kavramak mümkün olabilir.
Kitabın bütünü üzerine bir yorumu en başta yaparsak, maddeci feminizmin; postmodernizm ve patriyarkayı kapitalizmin ideolojik yönelimi haline indirgeyen, toplumsal yeniden üretim kuramını karşısındaki gücünü açığa çıkaran bir derleme olduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye’deki feminist okur açısından, özellikle sosyalist feminizm tanımının bu kadar popülerleştiği dönemde, sosyalist feminizmin/ikili sistem kuramının[1] kendini inşa ederken bir ayağını radikal feminizmin bir sistem olarak patriyarka analizine basarak yola çıktığını hatırlamak açısından Cinsiyet Sınıfları’nın önümüze koyduğu tartışmalar bir hayli önemli hale geliyor. Ki Gülnur da yazdığı önsözde bu tartışmaya ilişkin önemli değinilerle kitabın içeriğini ve içeriğinin hangi tartışmalara yanıt oluşturmasını istediğini belirtiyor. Önsözde bizzat kuramsal politik tartışmalara, cinsiyet sınıfları perspektifine sahip yazarların çerçevelerine gönderme yaparak önemli tahlillerde bulunuyor. Özellikle Sosyalist Feminist Kolektif’in kampanyalarını kitaptaki makaleler bağlamında örneklemesi, kitabı okurken buradaki feminist mücadeleyle yazılanlar arasındaki somut bağı kurmak açısından çok önemli bir izlek sunuyor. Derlemedeki makalelerin odaklandığı noktaları şöyle ifade ediyor: Toplumsal cinsiyeti bir kimlik olarak gören değil, karşılıklı diyalektik ilişki içinde oluşan bir toplumsal ilişki olarak ele alan cinsiyet sınıfları kavramı; biyolojik annelik yüceltmesine karşı çocuk doğurmanın kadınlara zorunlu bir emek olarak dayatılması. Gülnur’un kitaptaki yazıların önemli bir ortak noktasına ilişkin vurgusu ise şöyle:
Bütün yazarları ortaklaştıran temel yönelim ırkçılık, kapitalizm ve patriyarkayı emek odaklı olarak tahlil eden, sermaye indirgemeciliğine karşı ırk ve cinsiyet ilişkilerini maddileştiren bir maddeci feminist anlayış.
Bütün yazarları ortaklaştıran temel yönelim ırkçılık, kapitalizm ve patriyarkayı emek odaklı olarak tahlil eden, sermaye indirgemeciliğine karşı ırk ve cinsiyet ilişkilerini maddileştiren bir maddeci feminist anlayış.
Kitaptaki makalelere kısaca değindikten sonra, Ece Kocabıçak’ın Türkiye’deki patriyarkal egemenliğin temellerini de kuramsallaştırmaya çalıştığı yazısını tartışacağım. Delphy’nin “Ev içi Emeğin Eşitsiz Paylaşımına Neden Saldırmalı” başlıklı makalesi, ücretli ücretsiz emek ilişkisini tartışırken erkeklerin/patriyarkanın çıkarlarına yönelik bir feminist mücadelenin önemini vurgulayan bir ilk yazı olarak, kitabın diğer makalelerinde Delphy’ye verilen referansları anlaşılır da kılıyor.
Ardından, Stevi Jackson’ın yine Delphy’ye referansla başladığı ve queer kuramla maddeci feminizm üzerinden çok etkileyici bir tartışma yürüttüğü makalesi geliyor.
Ann Marie Devreux, bizzat Pekin 1995 toplantısında Fransa için hazırlanan rapora yönelik liberalizm eleştirilerini maddeci feminizmin içinden açıklıyor. Bu yazıdaki çarpıcı nokta 30 yıl önce Fransa’da liberal feminizmin son 20 yıldır AKP’den duyduğumuz, eşitlik yerine eşdeğerlilik ve adalet gibi hedefleri öne çıkarması. Keza feminist hareketin Türkiye’de 2007’den beri kullandığı erkek şiddeti kavramının (kadına yönelik şiddet ya da toplumsal cinsiyete dayalı şiddet yerine) önemini maddeci bir analizle ortaya koymuş.
Xavier Dunezat ve Elsa Galerand, Delphy ile ilk kez siyaseten tanışmaları bağlamında cinsiyet sınıfları analizi ve maddeci feminizme yaklaşımlarının nasıl şekillendiğini anlatmışlar.
Daniele Kergoat ve Else Galerand cinsiyet sınıfları kuramını ücretli ücretsiz emek ilişkisi bağlamında tartışırken gündelik dile yerleşen cinsiyet vurgulu sözcük kalıplarını da maddeci bir temelde açıklıyorlar: Erkekler söz konusu olduğunda çalışmak kavramı ev dışında gelir getirici iş yapmaktır, kadınlar için ise bir dizi anlam taşır, ev içinde ev dışında çalışmak, ücretli ücretsiz çalışmak gibi.
Jules Falquet, “Silahlı Erkekler Hizmet Veren Kadınlar” başlıklı makalesinde bir bütün olarak silahlanmanın patriyarkayla bağının ötesinde özellikle seks işçiliği bağlamında kadınlarla ve patriyarka ile bağını ele alıyor. Jule Falquet kitaptaki ikinci makalesinde ise neoliberalizmin kadınların ücretli emek gücüne katılımı politikalarını hem sermayenin hem de patriyarkanın çıkarları üzerinden tartışıyor. Ardından en sonuncusu yine Delphy’ye ait olan üç makalede çocuk doğurmayı kadınlar için bir “iş” olarak tanımlayan analizler çerçevesinde doğalcılık, annelik, patriyarka ilişkileri ele alınıyor. Ve en sonda da Ece Kocabıçak’ın makalesi var.
Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da ortak bir patriyarka türünden bahsedilebilir mi?
Ece Kocabıçak, Cinsiyet Sınıfları içindeki “Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da[2] patriyarka türleri” başlıklı makalesinde, bölgedeki kadın direnişlerinin ve patriyarkal örüntülerin değişim ilişkilerini tespit etmek ve bu analize dayanarak feminist stratejiler geliştirmek gerektiğinden yola çıkarak bir analiz gerçekleştireceğini söylüyor. Ece’nin Türkiye feminist hareketindeki uzun geçmişi ve mücadelesi hiç kuşku yok ki önermelerini ve analizlerini etraflıca tartışmayı gerektiriyor. Ben de analizleri vasıtasıyla Türkiye’deki feminist mücadele açısından ne tür sonuçlar çıkabileceğini tartışmaya çalışacağım.
Yazının başında büyük oranda kavramlaştırmalarına ilişkin açıklamalara ve yöntem çalışmasına yer vermiş olmasına rağmen ben yazının son kısmında vardığı sonuçlardan başlayarak........
