menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Christopher Nolan eleştirisi

27 0
20.07.2026

Yönetmen Christopher Nolan vizyona giren son filmi The Odyssey ile gündemde. Filmografisine, anlattıklarına, temsil ettiği sinemaya, filmlerinin politik ve ideolojik temeline bir bakış atalım.

Christopher Nolan 90'larda çektiği birkaç kısa filmin ardından, Following (1998) adlı ilk filmi, oyunbaz kurgusuyla sükse yapan Memento (2000) adlı ikinci filmi ve Al Pacino'lu, Robin Williams'lı vasat üçüncü filmi Insomnia (2002) ile sinema dünyasına giriş yaptı. Bizim bildiğimiz Christopher Nolan sineması bundan sonra başladı.

2005 yılında vizyona giren Batman Begins gerçekçi bir süper kahraman anlatısı olarak pazarlandı. DC Comics tarafından yayımlanan Batman çizgi romanlarından uyarlanan film diğer bütün Batman hikayeleri gibi Gotham şehrinin en zengin şirketi olan Wayne şirketinin sahibi Bruce Wayne'in, şirketin şehrin tüm sermayesini ve zenginliğini kendi bünyesinde toplamasının bir sonucu olarak yoksulluğa, yozlaşmaya ve suça sürüklenen Gotham şehrinde suçlularla mücadele etmeye karar vermesiyle, gerçek kimliğini gizlemek için yüzünün bir kısmını kapatan ama Batman'i canlandıran Christian Bale'in mimiklerini görmemiz için ağzını ve çenesini kapatmayan bir maskeyle geceleri suçlu kovalamasını anlatıyor. Tabii film Gotham şehrindeki yoksulluğun ve suçun nedenini Wayne şirketi olarak göstermiyor, bunu Marksist olduğumuz için biz anlıyoruz. Milyarder Bruce Wayne, çalıştırdığı işçilerin emeğini sömürmesini sağlayan üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırsa Gotham şehrindeki yoksulluk ve suçların sonu gelirdi ama hayır, o geceleri peleriniyle gökdelenlerin arasında süzülerek anne babasını öldüren "alt tabaka"dan intikam alıp bunu iyilik uğruna yaptığını iddia etmeyi seçti. Christopher Nolan'ın burjuvazinin sinemadaki sözcüsü olarak çıkış yaptığı film de böylece seyircisiyle buluştu.

Burada tabii Batman hikayelerinin de bir parçası olduğu ABD'nin süper kahraman hikayelerinin; halkı atıllaştıran, edilgenleştiren, süper kahramanlara muhtaç gösteren anlatısının militarist ve milliyetçi propagandayla birleşerek Soğuk Savaş döneminde nasıl bir ideolojik silah haline geldiğinden uzun uzun bahsedebilir ama bu yazının konusu dışına çıkmış oluruz, bu paragrafla değinmiş olalım ve geçelim.

Ardından 2006 yılında vizyona giren The Prestige'i çekti. Filmi yıllar önce izledim. Pek bir şey hatırlamıyorum. Demek ki hatırlanacak pek bir şey yokmuş filmde. Geçelim.

Sonra 2008 yılında The Dark Knight geldi. Batman Begins'in devam filmi olarak çekildi. Şu an IMDB ve Letterboxd gibi sinema sitelerinin en iyi filmler listelerinde sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak yer alıyor. Tabii bu, filmin vizyona girdiği dönem ve sonrasında izlenen pazarlama politikasının doğrudan sonucu. Filmin kötü adamı Joker'i canlandıran aktör Heath Ledger film vizyona girmeden önce 28 yaşında öldü. Christopher Nolan, oyuncusu Heath Ledger'ın ölümünü doğrudan filmin pazarlama stratejisinin bir parçası haline getirdi. Hatta süper kahraman filmlerine teknik kategoriler hariç genelde burun kıvıran Akademi o sene Heath Ledger'a en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ı verdi. Ve hatta Hollywood'un en ünlü aktör ve aktrisleri Oscar ödülünü kabul etmek için Heath Ledger'ın ailesi sahneye çıktığında ağlar gibi yaptılar falan, videosu Youtube'da vardır, izleyebilirsiniz. Filme geçelim.

The Dark Knight'ın kötü adamı Joker filmin bir sahnesinde kendini anarşist olarak tanıtıyor: "Biraz anarşi yarat. Kurulu düzeni boz; gerisi kendiliğinden kaosa sürüklenir. Ben kaosun elçisiyim." Tabii ki Joker anarşist değil. Bir vapura binmiş çoluk çocuk dahil sivilleri katletmeyi planlayan, kelimenin tam anlamıyla bir terörist. Tabii film bunu söylemiyor, biz bunu yine Marksist olduğumuz için anlayabiliyoruz, tahlil edebiliyoruz. Belki anarşist arkadaşlar tahlil edemeyecek kadar sinirlenmişlerdir bu karakteri görünce. Sonuçta Bakunin ya da Kropotkin, Nolan'ın Joker'ini görseler suratına tükürürdü. Ancak The Dark Knight'ın ideolojik tahrifleri ve saldırıları bunla sınırlı değil. Kısaca değinecek olursak... 

Filmde Batman, Çinli mafya patronu Lau'yu paraları kaçırdığı Hong Kong'a gizlice giderek ve gökdelenler arasında süzülerek yakalayıp Gotham polisine teslim eder. Tabii ki Batman'in uluslararası hukuka saygı göstermesini, resmi iade süreçlerini beklemesini beklemiyorduk; sübyancı milyarder Donald Trump da Venezüella başkanı Maduro'yu 2026 Ocak'ında ülkesinden kaçırıp ABD'ye tutsak olarak getirdiğinde bunları beklemedi.

Filmin bir yerinde Bruce Wayne'in uşağı ve akıl hocası Alfred, Joker'in motivasyonunu patronuna açıklamaya girişir:

Bruce Wayne: Suçlular karmaşık değildir Alfred. Neyin peşinde olduğunu öğrenmeliyiz. Alfred Pennyworth: Kusura bakmayın Efendi Wayne, belki siz de bu adamı tam olarak anlamıyorsunuz. Çok uzun zaman önce Burma’daydım. Dostlarımla yerel hükümet için çalışıyorduk. Kabile liderlerinin sadakatini değerli taşları onlara rüşvet olarak vererek satın almaya çalışıyorlardı. Ama kervanları Rangoon’un kuzeyinde bir ormanda bir eşkıya baskınına uğradı. Biz de taşları aramaya gittik. Altı ay boyunca onunla ticaret yapan kimseyi bulamadık. Günün birinde, portakal büyüklüğünde bir zümrütle oynayan bir çocuk gördüm. Eşkıya onları bir kenara atıyordu. Bruce Wayne: Neden çalıyordu peki? Alfred Pennyworth: Çünkü bunu keyif verici olarak görüyordu. Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.

Bruce Wayne: Suçlular karmaşık değildir Alfred. Neyin peşinde olduğunu öğrenmeliyiz.

Alfred Pennyworth: Kusura bakmayın Efendi Wayne, belki siz de bu adamı tam olarak anlamıyorsunuz. Çok uzun zaman önce Burma’daydım. Dostlarımla yerel hükümet için çalışıyorduk. Kabile liderlerinin sadakatini değerli taşları onlara rüşvet olarak vererek satın almaya çalışıyorlardı. Ama kervanları Rangoon’un kuzeyinde bir ormanda bir eşkıya baskınına uğradı. Biz de taşları aramaya gittik. Altı ay boyunca onunla ticaret yapan kimseyi bulamadık. Günün birinde, portakal büyüklüğünde bir zümrütle oynayan bir çocuk gördüm. Eşkıya onları bir kenara atıyordu.

Bruce Wayne: Neden çalıyordu peki?

Alfred Pennyworth: Çünkü bunu keyif verici olarak görüyordu. Bazı insanlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. Bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.

Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde bu diyaloğun devamı vardır.

Bruce Wayne: Burma’daki ormanda o haydutu yakaladın mı? Alfred Pennyworth: Evet. Bruce Wayne: Nasıl? Alfred Pennyworth: Bütün ormanı yaktık.

Bruce Wayne: Burma’daki ormanda o haydutu yakaladın mı?

Alfred Pennyworth: Evet.

Alfred Pennyworth: Bütün ormanı yaktık.

Bu diyalog The Dark Knight filminin pek de dikkat çekmeyen, ön plana çıkmayan bir diyaloğu olarak filmde yerini koruyor. Tabii biz bu diyalogdan bir İngiliz olan Alfred'in yaşlı, sadık, minnoş maskesinin altında zamanında İngiltere'nin sömürgeleştirdiği Burma'da sömürgeci faaliyetlere giriştiğini, Burma'nın değerli taşlarına çökmeye çalıştığını, kendilerine yerel işbirlikçiler aradığını, kontrgerilla olduğunu, Burma'da İngiltere'nin çıkarları için "ormanı yaktık" diye gururla bahsettiği şekilde çoluk çocuk dahil insanları yaktığını anlayabiliyoruz. Tabii bunu Marksist olduğumuz için anlayabiliyoruz, yoksa anlayamazdık. Devam edelim.

Filmin sonlarına doğru Batman, Joker'i durdurmak için elinin altındaki büyük gözetim teknolojisini........

© sendika.org