menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yabancılaşmanın diyalektiği ve kolektif insanın yeniden inşası

27 0
06.04.2026

Yanılsama olarak “insan doğası” krizi

Bugün yaygın bir düşünce, insanın özünde bencil, yıkıcı ve “canavarlaşmaya yatkın” bir varlık olduğu yönündedir. Savaşlar, ekolojik yıkım, sömürü ve toplumsal eşitsizlikler bu görüşü beslemektedir. Ancak bu yaklaşım, sorunu ontolojik bir kader olarak sunarak tarihsel ve toplumsal belirlenimleri görünmez kılar. Oysa mesele, insanın doğasından ziyade, insanın içinde üretildiği toplumsal ilişkilerin niteliğidir. Bu bağlamda Karl Marx’ın yabancılaşma kuramı, insanın kendi üretimi karşısında güçsüzleşmesini açıklayan temel bir teorik zemin sunar. Temel sorun şudur: İnsan canavarlaşmamıştır; insan, yabancılaşmış toplumsal ilişkiler içinde kendi özüne karşıt bir varoluşa sürüklenmiştir.

Yabancılaşmanın çok katmanlı yapısı: Emekten ontolojiye

Yabancılaşma yalnızca ekonomik bir kategori değildir; çok katmanlı bir çözülme sürecidir. İlk düzeyde, emek sürecinde ortaya çıkar. İnsan kendi emeğinin ürününe yabancılaşır. Ürettiği değer, ona ait olmaktan çıkar ve karşısına bağımsız bir güç olarak dikilir. Bu durum, öznenin kendi etkinliğini kontrol edememesiyle sonuçlanır.

İkinci düzeyde yabancılaşma, toplumsal ilişkilerde derinleşir. İnsanlar arası ilişkiler, doğrudan insani bağlar olmaktan çıkar; araçsallaşmış, çıkar temelli ve metalaşmış ilişkilere dönüşür. Böylece birey, diğer insanları bir “amaç” değil, bir “araç” olarak görmeye başlar.

Üçüncü ve en derin düzeyde ise yabancılaşma ontolojik bir kırılmaya dönüşür. İnsan artık yalnızca emeğine ve topluma değil, kendi varlığına da yabancı hale gelir. Kendi arzularını, ihtiyaçlarını ve potansiyelini tanıyamaz. Bu noktada özne, kendisini kuran zeminden kopar ve bir tür varoluşsal boşluğa sürüklenir.

Canavarlaşma mı, koşullanmış yıkıcılık mı?

İnsanın yıkıcı eylemleri, çoğu zaman onun “doğasına” atfedilir. Oysa bu yaklaşım, tarihsel materyalist bir analizle çelişir. İnsan davranışları, belirli üretim ilişkileri, ideolojik aygıtlar ve güç yapıları içinde şekillenir. Yani insan, içinde bulunduğu koşulların bir ürünü olarak yıkıcı hale gelir. Bu noktada önemli bir ayrım yapılmalıdır. İnsan yıkıcı olabilir, ama bu onun zorunlu özü değildir.

Aksine tarih, bunun karşıt örnekleriyle doludur. Kolektif dayanışmalar, devrimci mücadeleler, ortak üretim pratikleri… İnsan, aynı koşullar içinde hem yıkıcı hem de kurucu olabilir. Bu çelişki, insanın sabit bir öz değil, diyalektik bir varlık olduğunu gösterir.

Dil, bilinç ve öznenin parçalanması

Yabancılaşma yalnızca maddi düzlemde kalmaz; bilinç ve dil düzeyinde de yeniden üretilir. İnsan, kendisini ifade ettiği dil içinde bile parçalanır. Kimlikler çoğalır, anlamlar kayar, özne kendisini sabitleyemez.

Bu noktada Jacques Lacan’ın bölünmüş özne kavramı önemli bir katkı sunar: Özne, kendisini kurduğu dil içinde kaybeder. Söylediği ile olmak istediği arasındaki mesafe, yabancılaşmanın bilinç düzeyindeki ifadesidir.

Sonuçta modern insan, yalnızca ekonomik olarak değil; psikolojik ve dilsel olarak da parçalanmış bir varlık haline gelir. Bu parçalanma, onu hem edilgenleştirir hem de yönlendirilebilir hale getirir.

Teknoloji, güç ve yabancılaşmanın derinleşmesi

Modern teknoloji, insanın üretici gücünün bir ürünü olmasına rağmen, yabancılaşma koşullarında yeni bir tahakküm aracına dönüşebilir. İnsan, kendi yarattığı teknolojik sistemler karşısında kontrolünü kaybedebilir.

Ancak burada da mesele teknolojinin kendisi değil, onun hangi........

© sendika.org