menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeryüzünde aşk

38 0
09.04.2026

Dante, İlahi Komedya adını verdiği muhteşem eserinin girişinde kendini karanlık bir ormanda kaybolmuş bulur. Bu, Cehennem, Araf ve nihayet Cennet’e ulaşan bir yolculuğun da başlangıcıdır. Bu yolculuğun ilk iki kapısında kendisini ünlü Latin şairi Vergilius karşılar; Cehennem’de ve Araf’ta ona eşlik eder. Cennet’in kapısında Vergilius kendisinden ayrılır; çünkü Orta Çağ Hıristiyan inancı, kendisinden olmayanın Cennet’e girmesine izin vermez ve Publius Maro Vergilius Roma İmparatorluğu’nun ilk döneminde, yani İsa’dan önce yaşamıştır. Cennet’in kapısında Dante’yi bekleyen ölümsüz aşkı Beatrice’tir. Üstelik Roma Katolik Kilisesi’nin inancına bağlı olan Dante’ye göre Cennet’te rehberlik edebilecek olan sadece ama sadece aşktır.

Yeryüzünde aşk, tarihi insanlığın başlangıcına kadar uzanan büyük bir muamma. Masallar, her biri mutlu sonla biten büyük aşkları anlatır. Aşk, mitolojinin de önde gelen konularından biri olmuştur. Antik Yunan’da Hesiodos’un ve Homeros’un tanrılar panteonu içinde aşk sınır tanımaz. Zeus’un kaçamaklarını bir tarafa bırakırsak, aşk denildiğinde Eros ile Psykhe, Persephone ile Hades ilk akla gelenlerdir. Ölümlüler arasında Paris ile Helen, Orpheus ile Eurydike, Hero ile Leandros, Yunan mitolojisinin çok bilinen aşk hikâyeleri arasındadır. Aynı anlatımlar içinde tanrılarla ölümlüler arasındaki aşklara da yer vardır. Öte yandan İran’ın en eski zamanlarından günümüze uzanan Hüsrev ü Şirin destanında geçen Ferhat ile Şirin motifleri; Türk-Azerbaycan-Ermeni halk hikâyelerinde köklerini bulan Kerem ile Aslı miti, Doğu’nun sayısız büyük aşk hikâyelerinin en çok bilinenleri arasındadır. Belirtmek gerekir ki, Yunan mitolojisindeki Akhilleus ile Patroklos ya da Sümer mitolojisindeki Gılgamış ile Enkidu arasındaki bağı da bu bağlamda düşünüyorum.

Mitoloji ve masallar büyük aşkları anlatır. Bir ömür sürer “gerçek” aşk… Ve insanoğlu/insankızı mitostan logosa geçerken antik filozofların gözünde ise aşk, kâh Eros merdivenidir; bedensel güzelliği aşarak ruhsal güzelliğe, oradan da “idea”lara, Tanrısal olana ulaştıracaktır insanı. Kâh salt bireysel değil, evrensel, ontolojik bir ilkedir; birleştiricidir ve ayırıcı olan nefretle birlikte kozmostaki iki temel güçten biridir. Lesboslu kadın şair/düşünür Sappho ise aşkı ilahî bir güç olarak kabul eder. Hem yaratıcı hem yıkıcı bir güç. Tarihsel olarak Antik Yunan’da idealizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, İsa’dan önce 5. yüzyıldan başlayarak şekillenen bu düşünceler ahlâk ve erdem arayışıyla temellendirilir. Aşkı “philia” kavramı üzerinden ele alan Aristoteles’e göre aşk erdemin temelidir ve erdemi temel alan aşk gerçek aşktır. Bedensel değil ama ruhsal bir yakınlaşma olarak kategorize edilen platonik aşk, Platon’un engin aşk literatürüne herkesçe bilinen katkısı olmuştur. Bu antik düşünceler aşkı ve insanoğlunun/insankızının nasıl olup da âşık olduğunu çok da araştırma konusu yapmaz. Felsefedeki bu önemli dönüşüm, düşünce tarihinde idealizm ve materyalizm yol ayrımının da başlangıcını oluşturur. Düşünce tarihi içinde bir zenginlik olan, felsefeye büyük katkılar sunan her iki akımın da tarih içinde düşman kamplar hâline gelmesi bir talihsizlik olmuştur.

Anonim türkülerde sürüler içinde sürmeli koyundur sevgili. O gözlere sürmeyi çekense aşktır. Bu gerçek, büyük halk ozanı, bilge Âşık Veysel’in sazının tellerinden dökülür: “Güzelliğin o para etmez, şu bendeki aşk olmasa.”

Hülasa, tarih boyunca hayatın bütün alanlarında — türkülerde, şarkılarda, resimde, heykelde, edebiyatta, tiyatroda, sinemada — aşk başta gelen temalardan biri, belki de birincisi olmuştur. İnsanoğlu, herkesin hayatında zaman zaman böylesine önem taşıyan aşkı tarih boyunca anlamlandırmaya çalışmıştır.

Burada bir parantez açarak ilahî aşka da bir vurgu yapmak gerekirse, Avrupa’nın Katolik Kilisesi’nin pençesi altında geçen Orta Çağ’ında, Kilise tarafından tutkuyla, yaşamla, güçle dolu her şey gibi aşk da ahlâk tarafından bozulur. Friedrich Nietzsche’nin de vurguladığı gibi Hıristiyan ahlâkı aşkı “günah” ilan ederek doğallığını yok eder. Öte yandan Doğu’da 11. yüzyılda Yunan felsefesinin keşfedilmesiyle yeni bir dönem başlar. İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi önemli düşünürler ortaya çıkar. Gazali ve Muhyiddin İbnü’l-Arabi ile tasavvuf felsefesi bir akım olarak güç kazanır ve Anadolu’daki İslam anlayışı üzerinde de şekillendirici ölçüde etkili olur. Madde dünyasına ait varlıklara olan sevginin, asıl kaynağına dönerek ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri arayışı ve ilahî olana hissedilen yüce bağlılık ilahî aşktır. Bu çerçevede seyr ü sülûk, bâtınî tasavvuf anlayışında bir hakikat yolculuğu olarak itibar görür. İslam düşüncesinin kendi ölçeğinde altın çağı sayılabilecek olan bu kısa dönem Gazali ile son bulacaktır.

Bu noktada bu küçük........

© sendika.org