menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İkinci İran savaşı: Emperyalizm bu sefer sonuna kadar gidecek mi?

16 0
09.03.2026

Hamaney’in ölümü, kırılma noktası

“Tarihe tanıklık ediyoruz. İran, herkesi şaşırtacak şekilde, Amerikan üslerini o kadar kapsamlı, o kadar büyük ölçekli ve o kadar kararlı bir şekilde yok ediyor ki… Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’daki Amerikan üsleri, tüm dünyadaki en büyük askeri tesisler arasında yer alıyor. İran, dünyanın en değerli ve pahalı askeri üslerini, mülklerini ve teçhizatlarını imha etti. Geleneksel bir savaşta hiçbir düşman, İran’ın şu anda Amerikan askeri güçlerine yaptığı gibi bir şey yapmadı.” (Alon Mizrahi, İsrailli gazeteci)

Beklenen gerçekleşti. ABD-İsrail emperyalist koalisyonu İran’a karşı ikinci ve asıl savaşı başlattı. İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü. “Kükreyen Aslan” adı verilen bu savaş, Hamaney’in öldürülmesiyle İran toplumunda milyonlarca “yaralı aslan” yaratarak sonuçları şimdiden öngörülemeyecek ve etkileri Rusya ve Çin sınırlarına kadar uzanacak çok uzun bir savaşı başlatmış oldu.

Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un son açıklaması, “sürecin nükleer savaş riski içerdiğini” söylemesi dikkat çekicidir. İran’ın sonuna kadar direneceği, en kötü durumda ciddi tavizler verse de rejimini devam ettireceğini düşünmek şimdiki durumda en geçerli tahminler içindedir. Ancak İsrail’in “varoluşsal krizini” çözmek için atom bombası kullanabilir iddiası, ABD’nin bu konuda ne düşündüğü dışlayarak ele alınamaz. İsrail böyle bir kararı ABD’siz tek başına verebilecek bir asabiyete sahip değildir.

Dünya, Trump-Netanyahu ikilisiyle emperyalizmin en kanlı dönemlerinden birini yaşamakla birlikte, mevcut durum henüz yeni bir dünya savaşının eşiğine gelmiş değildir. İran savaşı şimdiden bir bölge savaşı haline gelmiş; Rusya, Çin, Avrupa gibi büyük güçlerin küresel çıkarları ciddi bir darbe almış ancak her şeye rağmen bir dünya savaşı için şartlar henüz olgunlaşmamıştır.

Şimdi daha net görülüyor, 12 günlük savaş asıl savaşın sadece ilk raundu idi. Tüm tarafların cesaret ve kararlılıklarının sınandığı ilk savaş, hasımların gelecek asıl savaş için nasıl hazırlanmaları gerektiğine dair bir laboratuvar işlevi gördü. Haziran savaşında İsrail, savaşı tek başına sürdüremeyeceğini anlamış, onun bu durumdan kurtarılması Hıristiyan Siyonistlere düşmüştü. ABD’nin iki günlük müdahalesi sonucu bu ilk savaş ateşkesle sonuçlanmıştı.

Ali Hamaney’in ölümü ile 1979’da kurulan İran İslam rejimi için çok yeni bir sayfa açılmış oldu. Öncelikle bunu kabul etmek gerekiyor. Hamaney’in katledilmesini savaşın kendisi kadar ciddi bir kırılma anı olarak tespit etmeliyiz. Hamaney ile birlikte katledilen 48 üst düzey komutan devlet içinde hâkim olan muhafazakâr kesimi zayıflatmıştır. ABD ve İsrail için önceden hesap edilmemiş bir kazanımdır bu. Çünkü Hamaney ve ekibinin yok edilmesi CIA’nın son anda eline geçirdiği bir fırsatın (istihbarat bilgisinin) değerlendirilmesiyle kotarılmış bir operasyondur. Şu aşamada bu yeni yönetici kadronun radikal söylemleri sürdürmesi bir zorunluluktur. Esas tutumlarını savaşın ilerleyen günlerinde daha net göreceğiz.

İran’da “muhafazakâr-reformist” ayrımı benzetme yapacak olursak Stalin sonrası SBKP içindeki gibi, bir tarafın Batı’ya eğilimli olduğu bir saflaşma değildir. İran rejimindeki ayrım, “muhafazakâr ve daha fazla muhafazakâr” şeklindeki bir ayrımdır. Reformist denilen kesimler de aslında rejimin savunucularıdır. Aralarındaki ayrım taktik meselelerdedir.

Hamaney’in ölümü, emperyalist koalisyonun beklediği gibi ciddi bir liderlik krizi ve yönetim zafiyeti yaratmamıştır. Nasıl ki haziran savaşında 33 üst rütbeli askerin ölümü idari mekanizma ve savunma sistemlerinde bir felç durumu oluşturmamışsa bugün de İran’ın sahadaki operasyonel aksiyonlarına bakıldığında rejim kendi sürekliliğini devam ettirmektedir. İsrail’in en tepeden “kafa koparma” taktiğinin İran devleti ve toplumunda istediği psikolojik etkiyi yaratmadığı görülmektedir. İran’ın Irak’ta Saddam’ın ya da Libya’da Kaddafi’nin gitmesiyle yaşanan demoralizasyonun bir benzerini yaşamaması, bununla beraber sistemin hızla çökmemesi gayet önemlidir. Bu durum, İran’ın tarihsel kökleri ve Şiiliğin ideolojik gücü ile alakalıdır.

Aşağıda yer verdiğimiz savaş eylemlerine bakıldığında, dikkat çekici özellik, İran’ın birçok ülkeye, Güney Kıbrıs’tan, Irak ve Körfez ülkelerinin nerdeyse tamamına kadar dağınık ve düzensiz bir saldırı pratiği içinde bulunduğudur. Bu tarz, bir yanıyla düşmanı ve ittifaklarını yeniden müzakere masasına oturtmaya zorlama, diğer yandan savaşın başta Körfez ülkeleri olmak üzere herkese ciddi bir maliyeti olacağını gösterme amaçlıdır. İran, ben yanarsam yakabildiğim kadar işbirlikçiyi de yakarım demektedir.

Birinci İran savaşındakiyle nerdeyse aynı şekliyle başta dini lider olmak üzere Genelkurmay Başkanı, Devrim Muhafızları Komutanı, Savunma Bakanı, İstihbarat Başkanı gibi onlarca üst rütbeli askerin yok edilmesi, çok kısa süre önce benzer bir örnek yaşanmışken bunun önüne geçilememesi çok düşündürücüdür. Savaşta moral, silahtan çok daha üstün ve öncelikli bir güçtür; İran bu noktada ciddi bir darbe yemiştir. Savaş gibi olağanüstü durumlarda zorunlu ama çok ta karmaşık olmayan tedbirlerle karşı istihbaratı körleştirecek, teknolojik takibi ekarte edecek yöntemleri bulamamak, koordineli ve düzenli bir şekilde dağılmak yerine kalabalık gruplar halinde bir araya gelmek, sıradan halkın içine karışıp kendini görünmez kılmak yerine askeri tesisler ve devlet dairelerinde bulunmak buraları terk etmemek vb. ciddi hatalar kabul edilmesi zor şeylerdir. İran gibi bölgesel vekil güçleri olan, 3 bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir yönetimin yapmaması gereken hatalardı bunlar. Peki, o zaman bu kadar üst düzey kayıplar nasıl oluyor da yaşanabiliyor? Salt içeriden bilgi sızdırıldığına dair, örneğin MOSSAD’ın “Ahtapot doktrini” vb. görüşlerle açıklanacak bir durum değildir bu. Üzerinde ciddi şekilde tartışılması gerekiyor. Rusya ya da Çin’in en azından bu konularda , – istihbarat ve savunma teknolojileri – İran’a yardımcı olması beklenirdi. Çünkü İran’a yönelik saldırı, asıl olarak ABD ve Batılı emperyalistlerin Çin’e saldırısının ön hazırlığıdır. İran Çin için Asya’nın Batı’ya açılan stratejik ön kapısıdır. Çin elbette bunun farkındadır.

İran yönetiminin başta yaptığı hatalardan kısa sürede dersler çıkarak yeraltına indiği, savaş yönetiminde her birimin ve bölgenin ademi merkeziyetçi şekilde özerk davrandığı görülüyor.

İran’ın özellikle dron vuruşlarının en az İsrail ve ABD’nin F-35’leri kadar etkin olması savunma savaşında ciddi bir denge unsuru yaratmıştır. Emperyalist koalisyon Tahran’ı bombalıyor ama İran’ın dronları Irak’tan Hürmüz boğazına, Körfez ülkelerinden ABD’nin bölgedeki askeri üslerine kadar yıkıcı vuruşlar yapıyor.

Sadece ilk altı günde neler oldu?

İran’ın Doğu Akdeniz’e kadar uzanarak Kıbrıs’taki İngiliz askeri üssünü önce füzelerle sonra dronlarla vurması, İngiliz askeri personelin üssü boşaltması… İsrail’in ”Bir dakikada kırk sekiz komutanı öldürdük” demesi… Dubai’de Arap ve Avrupa burjuvazisinin zevk ve sefa merkezi olan Burj Al Arap otelinin, ABD konsolosluğunun ve Dubai havalimanının birlikte vurulması… Kürt internet medyasının Ali Hamaney’in ölümü karşısındaki doğru olduğu şüpheli sevinç gösterilerini objektif bir habercilik şeklinde değil de ortak bir duygudaşlık şeklinde, onlar kadar sevinerek vermesi… İran’ın belli başlı camilerine kırmızı renkte intikam bayrağı asılması… ABD işbirlikçisi Katar’ın defalarca vurulması… İran Meclis Başkanı’nın savaş için “bu artık bizim için varoluşsal bir savaştır” demesi… Pezeşkiyan’ın “intikam artık meşru bir haktır” demesi… Bahreyn’de Arap beyzadelerinin uğrağı olan lüks Crown Plaza otelinin vurulması… Bahreyn’deki Şii nüfusun protesto eylemlerini önlemek için başkent Manama caddelerinin askerlerle doldurulması… Pakistan Karaçi’de ABD Büyükelçiliği’nin kuşatılması… Irak’ta Haşdi Şabi güçlerinin vurulması… İsrail yanlısı Kürtlerin “dinsizin hakkından imansız gelir” demesi, ABD’nin İran’ı vurmasını “insani” olarak addetmesi… Bazı Kürt şehirlerinde kaymakamlık binalarının kundaklanması… Meriva şehrindeki hapishanenin vurulmasıyla buradaki Kürt tutsakların firar etmesi… Tahran’ın Azadi Meydanı’nda Ali Hamaney için milyonlarca insanın toplanması, ağıtlar yakarak intikam yeminleri etmesi… PJAK ve beş Kürt partisinin emperyalist saldırganlık karşısında “ne savaş ne diktatörlük” şeklinde strateji belirlemesi… Savaşta Lübnan’a karşı ikinci cephe açılması, Beyrut ve Güney Lübnan’daki Hizbullah hedeflerinin bombalanması… Lübnan hükümetinin Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasakladığını ilan etmesi… Kürt federe bölgesinde Hewler’in İran füzeleriyle vurulması… Irak Dışişleri’nin “savaşın doğrudan etkisi altındayız” şeklinde açıklama yapması… İsrail Hayfa kentinin Hizbullah’ın füzeleri ile hedef alınması… Kuveyt semalarında iki ABD F-15 uçağının “dost ateşi” ile düşürülmesi… Irak’ın tüm havalimanlarını uçuşlara kapatması… Netanyahu’nun ofisi ile İsrail Hava Kuvvetleri yerleşkesinin İran’ın Hayber füzeleriyle vurulması… İran’ın savaşın üçüncü gününe kadar başta BAE olmak üzere Körfez emirliklerine toplam 1300 füze yollaması… Suudi Aramco şirketine ait petrol rafinerisinin İran SİHA’ları ile vurulması, Suudi Arabistan’ın buna karşı misilleme hakkını kullanacağını duyurması… ABD’nin Bağdat havaalanı içindeki Viktoria üssünün Hamaney’in intikamı adına radikal Şii gruplar tarafından vurulması… Almanya, Fransa ve İngiltere’nin İran dronlarına karşı “orantılı savunma eylemlerine hazırız” şeklinde demeç vermeleri… Rojhilat bölgesinde Meriva, Mahabat ve Urmiye’de Devrim Muhafızları Ordusuna ait istihbarat üssü ve askeri karargâhların vurulması… Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerinin yığılması ile ihracatın yüzde 70 azalması ve petrol fiyatlarının artmaya başlaması… Küresel arzın yüzde 20’sinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı’nda savaş nedeniyle oluşan krizin, savaşın devamı durumunda en çok etkileyeceği ülkelerin başında Türkiye’nin gelecek olması… Trump’ın Barzani ve Talabani ile telefon görüşmesi yapması, bu durumun olası kara operasyonunda Kürt güçlerin kullanılabileceği şüphesini doğurması… Başta ‘tarafsız’ görünen TC’nin Hakan Fidan’ın İran’ın tüm Körfez ülkelerini vurmasını eleştirmesiyle gerçek tarafını belli etmesi… Savaşın ABD’ye beş günlük maliyetinin yaklaşık 2 trilyon dolar olarak hesaplanarak kamuoyuna duyurulması… Savaşın kendilerine bu kadar sirayet edeceğini düşünmeyen Körfez monarşilerinin özellikle Dubai ve Doha gibi büyük turizm ve ticaret merkezlerinin vurulmasından sonra ciddi bir paniğe girerek İran’a karşı ortak hareket etme yönünde karar almaları… Avrupa’da doğalgaz fiyatlarının yüzde 40 artması… Tüm dünyada küresel nakliyat, lojistik ve sigorta fiyatlarının anormal yükselişe geçmesi… İspanya’nın “savaşın suç ortağı olmayacağız” şeklinde cesur bir çıkışta bulunması… Irak’ta Maliki’nin adaylıktan çekildiğini açıklaması… ABD’de yapılan anketlerde Amerikan halkının ABD’nin İran saldırısını yüzde 59 oranında onaylamadığını göstermesi… İran Savunma Bakanlığı’nın “Düşmanın planladığından daha uzun bir direnişe ve savunmaya hazırız, en gelişmiş silahlarımızı henüz kullanmadık, savaşın başında en gelişkin silahlarımızı kullanmayı henüz düşünmüyoruz” şeklinde kritik bir açıklama yapması… Tahran’ın kesintisiz bombalanması sonucu kenti terk edenlerin sayısının 100 bin kişi olduğunun açıklanması… ABD’li emekli bir askerin ABD senatosuna girerek “Kimse İsrail için ölmek istemiyor!” diye bağırması…

Savaşta sadece altı günde gerçekleşen bu olaylar savaşın daha da büyüyeceğini, İran sınırlarını aştığını, giderek daha fazla aşacağını, çok uzun bir vadeye yayılacağını gösteriyor. İran’a yönelik emperyalist savaş, bölge düzeyinde birçok ülkeyi şimdiden vakum gibi içine çekmiştir. Bu alev topunun çıkardığı sert rüzgârın kısa sürede dineceği düşünülmemelidir. İran şu durumda en azından aylara varacak bir direnme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. En zayıf yanı, sayısal olarak bilmemizin mümkün olmadığı sayıdaki füze stokları ve iyi bildiğimiz ise kötü ekonomik durumudur. Pentagon’un savaşın ekim ayına kadar sürebileceği açıklaması, dolaylı olarak İran’ın elinde altı aya kadar dayanacak bir stok olduğunu düşündürmektedir. Ekonomik duruma gelince, petrol ve doğalgazını 2019’dan beri Trump yaptırımları nedeniyle dışarıya satamamaktadır. Bir tek Çin o da yarı fiyatına satın almaktadır. İran, swift bile yapamayan, uluslararası ticarete yarı kapalı bir ekonomi haline gelmiştir.

İran, ABD açısından İsrail kadar “ölümcül bir düşman” değil, aslında senatodaki Demokratların son dönemde dillendirdiği gibi, “yakın ve açık bir tehdit” bile değil. Demokratlar, senatoda İsrail’in İran’a yönelik düşman algısıyla ABD’nin algısının eşitlemeyeceğini yüksek sesle söylüyorlar. Bu anlamda İran, ABD ile İsrail arasında kendine bakışta farklılıklar olduğunu çok iyi biliyor. İsrail tam bir yıkım ve teslimiyet isterken; ABD, otoriterliğini yitirmese de, bölgesel emellerinden vazgeçmiş, yeraltı kaynaklarını uluslararası kapitalizme açan ve nükleer silah üretiminden vazgeçmiş bir rejimle tatmin olabilir. ABD için rejimin değişiminde önemli olan ne demokrasidir, ne kadın haklarına saygıdır, ne sekülaritedir ne de ezilen ulusal toplulukların haklarıdır. Bu koşullarda İran için savaşı uzatmak mantıklı bir seçenek. O yüzden savunma operasyonlarını özellikle genişletiyor, Körfez ülkelerine de bedel ödetmek istiyor. ABD için, rejimi yıkmak yerine – ki bu çok zor, pahalı ve uzun bir savaş demek- Ayetullahçı rejimi ciddi tavizler vermeye zorlayarak veya razı ederek iktidarını sürdürmesine izin vermek en optimal çözüm gibi gözüküyor.

ABD için uzun bir savaşı istenmez kılan çok ciddi sorunlar var. Amerikan halkının savaş karşısındaki eleştirel tutumunun güçlü olması ve ABD’nin savaşla birlikte artık sadece İsrail’i değil, bölgedeki askeri üslerini ve Körfez ülkelerini de korumak zorunda kalması Trump’ın hiç istemediği bir maliyet doğurmaktadır. Öte yandan Çin’in Venezüella’dan sonra İran’dan da petrol alımının engelleniyor olması ABD’nin şu anda çok istemediği Çin’in olası ticari misillemelerine neden olabilecektir. Amerikan halkının savaş karşıtı tutumu, İran’ın teslimiyetinin neredeyse imkânsız olması, savaşın çok ciddi maliyeti ve Çin faktörü ABD’nin uzun savaştan yana olmayacağını göstermektedir.

İran müttefiksizdir! İran’ın arkasında onu askeri planda fiili olarak destekleyecek tek bir devlet yoktur. Çin, Rusya, Yemen, Pakistan, Kuzey Kore, Cezayir ve BRICS içindeki birkaç ülke daha siyasi-diplomatik olarak onu desteklese bile, hatta ona zaman zaman büyük kargo uçakları ile silah ve mühimmat gönderseler de savaş meydanında ve hava sahasında İran tek başınadır. İran’ın uluslararası planda çetrefil bir durumu vardır. Rusya ve Çin onun anti-Amerikan, anti-Siyonist duruşuna değer biçmekle birlikte, bunu uzun vadeli bir kader ortaklığı düzeyine çıkarmamışlardır. Yani böylesi günler için çok gerekli olan stratejik bir işbirliği içinde değildirler. Ne Şangay İşbirliği Örgütü ne de BRICS’in İran’ın bu kötü günlerinde ona bir yararı yoktur. “Çok kutupluluk” diye ortalığı ayağa kaldıranlar bunu duysun!

Emperyalist-Siyonizm’in İran’ı “Gazzeleştirerek” yok etme yönündeki muradı, Hamaney’in öldürülmesi ile erken bir zafer umudu yaratmış olsa da sahnenin önündeki liderliğin -Laricani-Pezeşkiyan-Arakçi- performansı direnişin uzayacağını göstermektedir. Mevcut durum, İran rejim olarak yenilse bile ABD’nin Afganistan tarzı uzun vadede kaybedeceği bir savaş senaryosuna dönüşebilir. Yönetim yenilir ama Devrim Muhafızları ve Besiç güçleri dağlarda gerilla, şehirlerde milis savaşını sürdürebilir. Ya da rejim yenilir ama yeni gelen işbirlikçi yönetime karşı bir iç savaş başlayabilir. Daha mümkün olan ihtimal ise yukarda bahsettik, rejim ciddi tavizler vererek kendi milli-dini bekasını ve İran toplumu üzerindeki otoritesini sürdürmeye devam edebilir.

İran, Gazze gibi ya da savaş yorgunu Suriye gibi hızla sonuç alınıp yıkılacak ya da rejimi değiştirilebilecek bir ülke midir? Bu konuda ABD’nin kafasında, yaşadığı Irak ve Afganistan deneyimlerinden dolayı birçok soru işareti olduğunu tahmin etmek gerekir. Afganistan’ın tarihte yaşadığı birçok işgale rağmen gösterdiği inatçı direngenliğin bir benzerini İran’da da yaşar mıyız sorusu sanırız ABD’nin beynini kemiren bir sorudur. Sonuçta Şii kültürü ve İrani milliyetçilik te öyle kolay dize getirilecek bir güç değildir. İsrail’dekine benzer şekilde İran kimliği de ulus ve dinin kaynaşmasından oluşmuş güçlü bir ideolojik kimliktir.

Savaşın devlet-toplum ilişkisini parçalayacağı, erken bir görüştür

17 milyon nüfusu olan Tahran’da savaşın altıncı gününde kesintisiz bombardımanlara karşın şehri terk eden insan sayısı sadece 100 bin kişidir.

Şiilik, Fars uygarlığının tarihsel gelişimi içinde ona en uygun İslami kültürdü. Çok hızlı ve kolayca birbirleri içinde erimelerinin nedeni Fars’ın kendi bölgesinde ayrıksı, egemenlik altına alınmaya direnen bir uygarlık olması, Şia’nın da İslam içinde Emevi ve Safevilere karşı ezilenlerin dini olmasıdır. Fars medeniyetinin milattan önceden beri dünyadaki ilk dinlerden biri olan Zerdüşt inancına sahip olması onun sonradan karşılaştığı İslam’ın egemen Sünni yorumunu benimsememesinin başlıca nedenidir. İran, Fars uygarlığı ve ezilenlerin muhalif dininin birleşimiyle oluşmuş bir ulus olarak Ortadoğu’nun 3000 yıllık en kadim medeniyetidir. ABD tarihte Pers imparatorluğunu (yani Fars) yıkan Büyük İskender’in........

© sendika.org