Bediüzzaman ve Cifir
Bazı ilimlerin çok az muhatabı vardır. Cifir de onlardandır. "Cifir" kelimesinin aslı "cefr" dir. Başlangıcı Cafer-i Sadık'a nisbet edilir. Harflerin âlemdeki olaylara delaletini araştırır.[1]
Bediüzzaman'ın dikkat çeken yönlerinden birisi, eserlerinde Cifir ilmine yer vermesidir. Eskide ve günümüzde cifir ilmi hayli tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bediüzzaman'ın, ayetleri tefsirini ve büyük bir vukufiyetle yaptığı orijinal açıklamaları takdir eden ve en azından tenkit edemeyen bazı kişiler, O'nu cifir konusunda tenkide çalışırlar. Hâlbuki O, bu sahada ilk defa bir şeyler söyleyen biri değildir, eskiden beri “bu dar yolda” gidenler olmuştur. Mesela Dede Müştak Efendi (ö. 1831), Divan’ında şifreli bir şekilde Ankara’nın hicri tarihle 1341 de başkent olacağına işaret etmektedir. Şöyle ki:
Müştak Efendi şöyle der:
“Me’vây-ı nâzenine kim elf” olursa efser.
Labüd olur o me’vâ, İslâmbol ile hemser.
Nun ve’l- kalem başından alınsa nun-u Yunus
Aldıkta harf-i diğer olur bu remz azhar.
Miftah-ı sure-i kâf serhadd-i kâf ta kâf.
Munzam olunmak ister, ra’y-ı Rasul-ü peygamber.
Hay-ı hû ile âhar oldu maksud zahir.”[2]
Bu beyitlerde Müştak Efendi, bir beldeden bahseder. Ebced hesabıyla, 1341 de bu beldenin İstanbul ile arkadaş olup, başkent olacağına işaret eder. Birinci mısradaki “elf” bin demektir. “Efser” ise ebced hesabıyla 341 yapmaktadır. Geriye kalan kısımlarda, bu beldeyi meydana getiren harfler birer birer sayılmıştır. Bunlar yan yana getirildiğinde “Ankara” çıkmaktadır.
Müştak Efendi’nin, bu beyitlerin devamında Hacı Bayram-ı Veli’ye seslenir:
“Ey Padişah-ı fehhâm, Sultan Hacı Bayram.
Ruhen ister ikrâm, Müştak-ı abd-i çâker.”
Yani, “Ey yüce Padişah Sultan Hacı Bayram. Kulunuz, köleniz olan Müştak ruhen sizden ikrâm ister.”
Müştak Efendi’nin böyle demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü Hacı Bayram-ı Veli Ankara’da yaşamıştır ve kabri de Ankara’dadır.
Sonraki beyitte şu ifadeleri ise, hatıra gelebilecek “Bir asır öncesinden Ankara’nın başkent olacağını söylemek akıl alır bir iş değildir” tarzındaki bir istifhama cevap gibidir:
“Reh-i Mevla’da her kim aşk ile cismini cân eyler,
Gönül murgu gibi pervaz edip tayy-ı mekân eyler.”[3]
Yani, “kim Mevla yolunda aşk ile yola koyulursa, onun gönlü bir kuş gibi, bir anda başka mekânlara gider.” Fakat yerde gezen karıncaların, bu tayy-ı mekânı anlamaları mümkün değildir. Çünkü onlar, önlerine çıkan küçük bir su birikintisini bile aşamamaktadır. Nerde kaldı, bir anda başka iklimlere kanat açabilsinler.
Müştak Efendi’nin ve benzeri zatların gaybî haberleri doğrudan değil de şifreli olarak söylemeleri “Göklerde ve yerde Allah’tan başkası gaybı bilmez”[4] âyetinin sırrına riayet etmek içindir.
Bu konuda, şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
1-Her şey bizim malumatımıza münhasır değildir. Bir ilmi bizim bilmeyişimiz, olmadığına delâlet etmez. "Onlar, ilmen ihata etmedikleri ve te'vili daha kendilerine gelmemiş şeyi yalanladılar."[5] ayetini unutmamak gerekir. Yoksa bütün rüyaları ya yaşanmış olaylar ya da ulaşılamamış isteklerle açıklayan Freud'un, rüya-yı sadıkayı inkâr etmesi gibi hareket etmiş oluruz. Freud, sadık rüya görmemiş olabilir. Fakat bundan, "rüya-yı sadıka yoktur" genellemesine varılması mümkün değildir. Onun gibi, Kur'an'ın kelimelerinin istikbaldeki bir kısım olaylara işaretini, çok az müfessirin hissetmiş ve yazmış olması, reddini gerektirmez.
2- Böyle bir hesap tarzı Kur'an'ın nüzulünden önce de bilinmekteydi. Mesela, Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden “elif-lam-mim, ta-sin” gibi huruf-u mukattaayı duyunca, ebced hesabıyla O’nun ümmetinin........
