Bediüzzaman'ın İlk İstanbul Hayatına Kısa Bir Bakış!
Yaşar Gören'in iftira, yanlış, tezad ve mantık hataları ile malül iddialarını ademe mahkûm edip tarih ve hakîkatlere dönelim mi?
Eski Van, yeni Bitlis Valisi Tahir Paşa'nın müzaheret mektubuyla İstanbul'a geldiğinde henüz yirmi dokuz yaşındadır Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur. Cebindeki Tahir Paşa mektubu 16 Kasım 1907 tarihli. İstanbul'a vardığında mevsim, kasım sonu veya aralık başları.
Bu uzun seyahatten maksadı, Van merkezli, Ezher benzeri, Medresetü'z-Zehra ismiyle kurmayı tasavvur ettiği üniversite için Sultan Abdulhamid'den yardım taleb etmektir. Müfredatından, hoca ve talebelerine; inşa yeri ve bölge ile irtibatlarından, şube merkezlerine kadar plânlanmış mütekamil bir tasavvurla Payitahta gelmiştir.
Ayağının tozuyla Şişli'deki konağına yerleştiği Ferik Ahmed Paşa, İstanbul hükümet ve Saray çevrelerinin önde gelen isimlerindendir. Dindar ve ilim ehline hürmetkârdır. Tahir Paşa'nın ise yakın dost ve arkadaşıdır. Bediüzzaman, Ferik'in konağında kaldığı iki ay zarfında Payitahtın ileri gelenleri ile Saray çevresiyle tanışma ve temas kurma fırsatı bulur.
Konak hayatının debdebesi yaşama tarzına muvafık düşmeyip daha geniş kitlelerle temas kurmasına mâni olduğundan 1908'in başlarında Fatih'teki Şekerci Han'a yerleşir. Kapısına astığı levhada devrin İstanbul'unda şaşkınlık ve hayret meydana getiren, tarihe mal olmuş şu ifadeler yazılıdır:
"Burada her suale cevap verilir, fakat kimseye sual edilmez!"
Hayret ve şaşkınlık uyandıran bu meydan okuma, İstanbul'un ilim ve Saray çevreleri gibi, halkta da merak ve heyecan sebebi olur. Cemiyetin her sınıf ve kesiminden insanların oluk oluk Şekerci Han'a akışı başlar. Kimi Bediüzzaman'ı mağlub, kimi merakını tatmin, kimi de onu tanıma arzusuyla Şekerci Han'a sürüklenir.
Bu meydan okuma ve kısa bir müddet zarfında alâka merkezine dönüşme vaziyeti Yıldız'ı da rahatsız eder. Her hareketten evhama kapılan, her gölgeden tedirgin olan Padişah, Mabeyn vasıtasıyla kendisine ulaştırılan dilekçenin taleb ve üslûbu karşısında uzun yıllardır itiyad edindiği yola girip Kürdistan'ın bu genç, şöhretli ve cür'etkâr Molla'sını tutuklatıp Toptaşı Tımarhanesi'ne kapatır. Zîra, çevresinin telkinlerinin de tahkim ettiği zehaba göre, bu üslûb, cür'et ve tavır sahibinin akıllı olması mümkün değildir. Deli olduğu bedihi olduğuna göre, yeri de Fatih'teki Şekerci Han Değil, Üsküdar'daki Toptaşı Tımarhanesi olmalı. Padişah da gereğini yapmış, olması gerektiği yere tıkmıştır. İki-üç aylık Şekerci Han hayatı bitmiş, tımarhane hayatı başlamıştır.
Yirmi gün kadar kaldığı Toptaşı Tımarhanesi hayatını, kendisini muayene eden doktorun verdiği rapor noktalar. Doktora göre, "Bediüzzaman'da zerre kadar cünûn varsa, yeryüzünde akıllı insan yoktur!"
Hekimin raporu Padişaha, Bediüzzaman'ın yerinin tımarhane değil, hapishane olduğunu söyler. Aklı deliliğinden daha tehlikeli görülen Bediüzzaman'ın yeni mekânı Sultanahmed'deki Zaptiye Nezareti Hapishanesi olur.
Ne var ki, hapishanede bile olsa İstanbul'da oluşu Padişah ve Sarayı tedirgin etmeye devam eder. Korku ve tehdidlere boyun eğmeyen, başı Kürdistan'ın dağları kadar dik evladını doğduğu topraklara geri göndermek selâmetli yol gibi görünür Padişaha. Bükemediği bileği bir bakıma öpmek gibi de olsa Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Sultan Abdulhamid'in iradesi kendisine tebliğ edilir. İrade-i seniyyeye göre, memleketine dönmesi kaydı ile kendisine otuz altın aylık maaş bağlanacak, Üniversite talebi de bilahare Vekiller Meclisinde değerlendirilecektir.
Bir........
