İnsanın anlamsızlaşması
“Ben kimim?” sorusu, insanın en köklü sorusudur. Fakat modern paradigma bu soruya ya psikolojik bir profil ya sosyolojik bir kimlik ya da biyolojik bir tanım sunar. İnsanı tüketim alışkanlıklarıyla, mesleğiyle, cinsiyetiyle, ideolojisiyle tarif eder. Ama mahiyetini açıklayamaz. Bu yüzden modern insan kendine yabancıdır. Kendi varlığına bir meçhul gibi bakar. İç dünyasını çözümleyecek metafizik bir haritadan mahrumdur.
Oysa İslam, insanı isim ve sıfatlarla ilişkilendirerek tanımlar. İnsan, Esmâ’nın aynasıdır. Hangi ilahî ismi yansıtıyorsa o anki makamı odur. Rahmet ismi tecelli ediyorsa merhamet makamındadır; Adl tecelli ediyorsa adalet makamındadır; Halîm tecelli ediyorsa sabır makamındadır. Böylece insan kendi hâlini çözümleyerek kendi mahiyetine dair bir marifet kazanır. Bu, kendini tanımanın yöntemidir: hâlini, niyetini, korkusunu, ümidini, iradesini tefekkür etmek.
Makamlara dair anlatılan tertip, aslında insanın iç yolculuğunun haritasıdır. Tevbe ile başlayan yol, havf ve recâ ile dengelenir; irade ile şekillenir; salih amel ile kemâle yönelir; muhabbetle derinleşir; velâyetle korunur; kurbiyetle incelir; şevkle hareketlenir ve nihayet mârifetle hayrete varır. Bu bir psikolojik merdiven değil, ontolojik bir........
