menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şii Yayılmacılığı ve Siyonist Zulüm

12 0
13.03.2026

Ortadoğu bugün yalnızca bir savaş bölgesi değildir. Aynı zamanda iki farklı emperyal stratejinin çarpıştığı bir satranç tahtasıdır.

Bir tarafta İran’ın yürüttüğü mezhep merkezli yayılmacı emperyalizm, diğer tarafta ise ABD destekli Siyonist zulüm emperyalizmi bulunmaktadır.

İran son kırk yılda yalnızca barışçıl bir devlet gibi davranmamıştır. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Husiler ve Suriye’de çeşitli milis yapılar üzerinden geniş bir vekâlet ağı kurmuştur. Bu yapıların amacı yalnızca yerel güç oluşturmak değil, İran’ın nüfuzunu bölgenin her köşesine taşımaktır.

Aynı model Afganistan ve Pakistan hattında da görülmektedir. İran Devrim Muhafızları tarafından örgütlenen Fatemiyun ve Zeynebiyun birlikleri, Tahran’ın yalnızca Ortadoğu’da değil, doğu hattında da ideolojik ve askerî bir etki alanı kurmaya çalıştığını göstermektedir.

Bu stratejinin bedelini ise çoğu zaman bölgenin masum halkları ödemektedir. Irak’ta, Suriye’de ve birçok farklı coğrafyada mezhep temelli gerilimler büyümüş, özellikle Sünni topluluklar ağır bedellerle karşılaşmıştır.

Ancak Ortadoğu’nun bugünkü trajedisi yalnızca İran’ın politikalarıyla açıklanamaz.

Bölgenin diğer tarafında ise İsrail’in askeri üstünlüğe dayanan psikopatik sert emperyalist siyaseti bulunmaktadır. Gazze’de yaşananlar bunun en acı örneğidir. On binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, çocukların ve kadınların bombardıman altında kalması, modern dünyanın vicdanını derinden yaralayan bir tablo ortaya çıkarmıştır.

Ortadoğu halkları bugün iki farklı güç stratejisinin arasında kalmıştır: Bir tarafta mezhep merkezli yayılmacılık, diğer tarafta askeri üstünlüğe dayanan ve güvenliği bahane eden siyonist saldırganlık..

Her iki yaklaşım da bölgeyi barışa değil, sürekli çatışmaya sürüklemektedir.

Fakat bu denklemde çoğu zaman unutulan bir gerçek vardır.

Anadolu’nun doğusunda, tarih boyunca medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehir vardır: Erzurum.

Bu şehir yalnızca bir coğrafya değildir. Aynı zamanda devlet aklının, direncin ve tarih bilincinin sembolüdür. Erzurum Kongresi’nin ruhu bize şunu hatırlatır: Bu topraklarda siyaset yalnızca güç üzerine değil, denge ve hikmet üzerine kurulmalıdır.

Türkiye’nin yapması gereken şey de tam olarak budur.

Türkiye sunni dünyanın doğal lideridir. Bu yüzden ne İran’ın mezhep eksenli yayılmacılığına kapılmak Türkiye’nin çıkarınadır, ne de İsrail’in güvenlik saldırganlığının bölgesel uzantısı hâline gelmek.

Türkiye’nin gerçek gücü, denge kuran merkez akıl olabilmesidir.

Osmanlı tecrübesi bize açıkça göstermiştir ki; Bu coğrafya mezhep savaşlarıyla değil, mezhep üstü bir siyasal dengeyle yönetilebilir.

Bugün Türkiye’nin önünde üç temel görev vardır:

Birincisi, mezhep savaşlarının dışında kalmak. İkincisi, Gazze gibi trajediler karşısında açık ve net bir ahlaki duruş sergilemek. Üçüncüsü ise hiçbir gücün uzantısı olmayan bağımsız bir dış politika yürütmek.

Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir güç savaşı değildir.

Ortadoğu’nun ihtiyacı dengeyi bilen bir devlet aklıdır.

Ve bu aklın tarihsel adresi Anadolu’dur.

Anadolu’nun kalbi ise yüzyıllardır aynı şeyi söyler:

Adaletsiz güç, yalnızca zulüm üretir.


© Pusula Gazetesi