Erzurum'un Suyu: Tutmak mı, Yönetmek mi?
Geçtiğimiz günlerde Uzundere'den gelen görüntüler hepimizi yeniden suyun gücüyle yüz yüze bıraktı.
Şiddetli yağış kısa sürede sele dönüştü. Balıklı, Çamlıyamaç, Dikyar, Sapaca ve Gölbaşı mahallelerinde yollar zarar gördü, araçlar sel sularına kapıldı, ulaşım aksadı. Birkaç saat önce gökten rahmet olarak beklenen su, birkaç saat sonra önüne geleni sürükleyen bir güce dönüşmüştü.
Fakat bu görüntülere bakarken insanın aklına ister istemez başka bir Erzurum görüntüsü geliyor.
Kurak geçen mevsimlerde yağmur bekleyen çiftçi...
Karın yeterince yağmadığı yıllarda endişeyle gökyüzüne bakan üretici...
Aynı şehirde bir gün suyun azlığından, başka bir gün fazlalığından şikâyet ediyoruz. O halde problemi başka bir yerde aramalıyız.
Erzurum'un meselesi suyun azlığı veya çokluğu değil, suyu ne kadar doğru yönetebildiğidir.
Suyu yönetmek deyince de aklımıza hemen beton gelmemeli.
Her akan derenin önüne bir set çekmek, her vadiye bir baraj yapmak, suyu mümkün olduğu kadar büyük rezervuarlarda toplamak su yönetiminin tek yolu değildir. Hatta bazen suyu kontrol etmek adına yaptığımız müdahaleler, o suyun binlerce yılda oluşturduğu doğal dengeyi bile bozabilir.
Çünkü bir nehir yalnızca akan sudan ibaret değildir.
Nehir; yatağıdır, kıyısındaki bitkidir, taşıdığı sedimenttir, içinde yaşayan balıktır, beslediği topraktır, oluşturduğu mikroçevredir ve nihayet içinden geçtiği bütün coğrafyanın yaşayan bir parçasıdır.
Biz yalnız suya baktığımızda nehri göremeyebiliriz.
Her Baraj Aynı Değildir
Burada önemli bir hususiyeti vurgulamamız gerekiyor.
İçme suyu güvenliği, tarımsal sulama ve taşkın kontrolü gibi amaçlarla ihtiyaç duyulan su yapıları elbette vardır. Erzurum gibi tarım ve hayvancılığın önemli olduğu, kışın yağan karın ve mevsimsel yağışların hayatî değer taşıdığı bir coğrafyada suyu depolamamak ve plansız bırakmak da çözüm değildir.
Fakat özellikle enerji üretimi amacıyla yapılan büyük baraj ve HES yatırımlarını yalnız “kaç megavat elektrik üretecek?” sorusuyla değerlendirmek de doğru değildir.
Çünkü elektrik üretirken başka bir faturayı da tabiata çıkarıyor olabiliriz.
Büyük barajlar akarsuyun doğal akış rejimini değiştirebilir. Sedimentin aşağı havzalara taşınmasını engelleyebilir. Su sıcaklığını ve kalitesini etkileyebilir. Balıkların ve diğer su canlılarının yaşam alanlarını parçalayabilir. Hatta geniş rezervuar alanları oluştuğunda vadinin mevcut kara ekosistemi bütünüyle değişebilir.
Dolayısıyla “yenilenebilir enerji” ifadesi bizi yanıltmamalıdır.
Yenilenebilir olan her enerji kaynağı, her şart altında ekolojik olarak zararsız değildir.
Hidroelektrik enerji elbette fosil yakıtlara göre önemli avantajlara sahiptir. Mesele hidroelektriği bütünüyle reddetmek değildir. Mesele, bir nehrin değerini yalnız üreteceği elektriğin kilovat-saatiyle ölçmemektir.
Bir yatırımın ekonomik fizibilitesini hesaplarken ekolojik bilançosunu da hesaplamak........
