Dindarlık, Ahlâk ve Sahih Din Anlayışı Üzerine
Son günlerde muhafazakâr dindarlık ile ahlâk arasındaki ilişkiyi sorgulayan bazı yazılar dikkatimi çekiyor. Bu yazılarda dile getirilen bazı eleştiriler üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğine inanıyorum. Ancak kanaatimce, haklı tespitlerden hareketle ulaşılan bazı sonuçlar hem ilmî hem de itikadî açıdan yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.
Söz konusu yazılarda, dindarlık ile ahlâk arasındaki kopukluk haklı olarak eleştiriliyor. Gerçekten de namaz kıldığı hâlde kul hakkı yiyen, oruç tuttuğu hâlde adaletten uzaklaşan, dinî kimliğiyle öne çıktığı hâlde yalan söyleyen veya kamu malına el uzatan insanların varlığı inkâr edilemez. Böyle bir tablo karşısında sessiz kalmak da doğru değildir.
Ancak doğru bir teşhis, her zaman doğru bir tedavi anlamına gelmez. Sorunları tespit ederken, çözüm adına dinin temel sütunlarını tartışmalı hâle getirmek, bizi başka bir yanlışa sürükleyebilir.
Sorun İslâm değildir. Sorun mezhep değildir. Sorun itikat değildir. Sorun ibadet değildir.
Sorun; bunların ruhundan uzaklaştırılmış, şekle indirgenmiş ve ahlâkla bağı koparılmış uygulanış biçimleridir.
Kur’an-ı Kerim hiçbir zaman ibadeti ahlâkın alternatifi olarak sunmaz. Tam aksine, ibadetin insanı ahlâka ulaştırmasını ister.
Namaz, insanı kötülükten alıkoymalıdır. Oruç, takvâyı artırmalıdır. Zekât, cimriliği kırmalıdır. Hac, kibri eritmelidir.
Eğer bunlar gerçekleşmiyorsa, eksik olan ibadetin kendisi değil; ibadetin ruhudur.
Son yıllarda bazı çevrelerde yaygınlaşan bir anlayış da, mezhepleri ve İslâmî geleneği bütün problemlerin kaynağı gibi göstermektir.
Bu yaklaşım doğru değildir.
Körü körüne taassup yanlıştır.
Delilsiz fanatizm yanlıştır.
Din adına insanların sömürülmesi yanlıştır.
Fakat mezhep........
