menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emeğin Sosyolojisi ve Kapitalizmin Geleceği: Marx vs. Marx

15 0
14.11.2025
TOPLUM

Tam otomasyonla üretim süreci “insansızlaşınca” canlı işgücü sömürüsüne dayanan artı değer ortadan mı kalkıyor? Bu durumda sermaye birikiminin kaynağı ve toplumsal sınıflar ne olacak? Marx, kapitalistlerin bu çelişkisinin farkına varmış ancak bunun varacağı sonucu nedense söylememiş. Sonradan geliştirdiği ya da kafasında var olan Devrim Teorisine “ters düşme” tehlikesinden dolayı olabilir mi? Bilemeyiz.

ZEKİ ALPTEKİN 14 Kasım 2025

Var olmak demek bir anlamda üretmek demektir. İnsanlar tarih boyunca üreterek var olmuşlar, hala daha üreterek var olmaktadırlar. Bununla kastedilen şey, bütün toplumsal üretici güçlerin -canlı üretici güç olarak insanların- belirli üretim ilişkileri temelinde (bu “kapitalist” kalıplar da olabilir) toplumsal işlevlerini yerine getirerek, yani üreterek varlıklarını sürdürmeleridir. Bunu, bir “hayatta kalma mücadelesi” olarak içgüdüsel bir şekilde daha iyi, daha rahat, daha kolay, daha “konforlu” yaşamak için geliştirirken sürekli yeni bilgiler edinerek, daha ileri tekniklere ulaşarak ve bunları üretim sürecinde kullanarak gerçekleştirirler. Bu yolda ürün(ler) elde ederler. Klasik ekonomi politiğin önemli temsilcilerinden Karl Marx’ın “Hiçbir toplum üretmek ve tüketmekten vazgeçemez” tespitini böyle anlamak gerekir. Bu bağlamda üretim tarzı (kapitalist ya da feodal) veya tipi (Fordist fabrika sistemi ya da dijitalleşmiş üretim) ne olursa olsun söz konusu olan üretici güçler ve onun gelişmesidir.

Üretici Güçler ve Teknik İnovasyonlar

Üretici güçlerin başında “bilinçli doğa” olarak insan ve onu çevreleyen doğa gelir. Ancak üretici güçlere, insanın üretim sürecinde kullandığı, insan bilgisinin maddeleşmiş hali olan, onun üretim sürecindeki “uzatılmış organları” olarak görebileceğimiz iş makineleri ve alet-edavat da dahildir. Çünkü teknolojide de bir insan emeği vardır ve bunlar da tıpkı işçiler gibi üretim sürecinde bir işleve sahiptir.

Neredeyse bir insan gibi çalışan ve öğrenen yapay zekâya sahip bir endüstri robotunu ele alalım: Bunlar üretimde insanı ikâme eden araç-gereçler olarak sadece bir üretim aracı mıdır yoksa aynı zamanda bir üretici güç müdür? Bu bağlamda bir endüstri robotu ile herhangi bir basit iş aletini üretim sürecinde kullanan canlı-ücretli işgücü arasında üretim açısından prensipte hiçbir fark yoktur. Yani üretmeye, üretimi geliştirmeye hizmet eden her şey son tahlilde üretici güç olarak görülmelidir. Bu tespitlerimizin kapitalizmin rekabet şartlarındaki anlamı, üretim tipinin devrime uğratılıp yenilenmesiyle sürecin toplamda rasyonelleşmesi, inovasyonla her şeyi “daha hızlı, daha ucuz ve daha kaliteli” üretip piyasalara “daha çabuk” ulaştırarak bu yarışta ayakta kalabilmesindedir.

Klasik ekonomi politiğin diliyle ifade edecek olursak, bu durum ilgili sektörlerde “sermayenin organik bileşiminin” artması, yani sabit sermaye yatırımlarının (üretim araçları, makineler vb.) değişken sermayeye (ücretli emek) oranla yükselmesi anlamına gelir.Bunun pratikteki anlamı, sermaye-yoğun yatırımlar yoluyla emeğin rasyonelleştirilmesi, yani başka bir deyişle daha fazla üretim aracı ve daha az işgücü kullanarak üretim sürecinin yatırımcılar ve kapitalistler açısından daha verimli (rantabl) hale getirilmesidir. 1. Endüstri devriminden beri dünyada süregiden bu süreci aşağıdaki tabloda verilen küçük örneğe indirgeyebiliriz:

Güncel literatürde “capital coefficient” olarak anılan olgunun kaba bir karşılığı sayılabilecek olan “sermayenin organik bileşiminin” artışı, günümüzde III. Sanayi Devrimi ile başlayan sürecin bir sonucudur. Bu süreçte üretimin önce bilgisayarlaştırılması, ardından dijitalleşmesi ve nihayet “Endüstri 4.0” ile birlikte üretim hatlarının neredeyse tamamen canlı işgücü olmaksızın işler hale gelmesi söz konusudur. Böyle bir durumda, sermaye birikiminin temel kaynağı olan canlı emek sömürüsü – dolayısıyla artı değer üretimi – ortadan kalkar, çünkü makineler ve robotlar artı değer yaratmaz. Bu gelişme eğilimi giderek daha geniş toplumsal alanları kapsayarak tam otomasyon olgusunu gerçekliğe dönüştürmektedir. Dolayısıyla bugün sorulması gereken temel soru kaçınılmaz biçimde şudur: “Kapitalizm, quo vadis?” ( Kapitalizm nereye gidiyor?)

Aslında bu soruyu Marx da yaklaşık 170 yıl önce sormuştu. Cevabına, daha doğrusu oldukça çarpıcı olan öngörüsüne geçmeden önce konuya ilişkin olarak bir-iki belirleme yapmak elzem:

Marx, kapitalizmi bir “metalar toplumu” olarak gördüğü için araştırmalarına metanın tahlili ile başlar ve onun “kullanım” ve “değişim” olarak iki değerine işaret eder. Bunlar aslında birbirine uyumsuz olan şeylerdir ancak yine de birlikte olmadan var olamazlar. Bir madalyonun iki yüzü gibidirler, aralarındaki “uyumsuzluk” bir karşıtlığı ifade etse de “birlikte olmadan var olamayacakları için” uzlaşmaz bir çelişkiyi temsil etmezler. Üretilmiş olan bir şeyin insanlar için bir “kullanım değeri” vardır. Ürünler, piyasada alıcısı ya da satıcısı olduğu zaman kullanım değerinin yanında “değişim değerine” de sahip olurlar. Bununla da üretilmiş olan ürün meta haline gelir. Fernand Braudel’in deyimi ile “Ekonomi, değişim değerinin eşiğinde başlamaktadır.” Bu değerlerden birinin değişmesi halinde bunun diyalektik olarak değerin diğer yanı üzerinde, ya da en azından ikisi arasındaki ilişki üzerinde, ya da meta biçiminin kendisi üzerinde bir etkisi olması doğaldır.

Bu belirlemeden sonra şimdi Marx’ın yukarıdaki soruya verdiği çarpıcı yanıta geçebiliriz:

“Emek, bizzat üretim sürecinin koruyucusu ve düzenleyicisi gibi davrandığından artık üretim sürecine dahil edilmiyor gibi görünür. (Makineler için söz konusu olan şey, insan etkinliği ile insan........

© Perspektif