Umut Hakkı
Sürenin bu kadar uzamasına rağmen, demokratikleşme ve adalet arayışından bir şekilde tamamen kopmamış olmamız, hâlâ tüten ocakların olması ve bütün umutlara defalarca kibrit suyu dökülmesini sağlayan kült sistemine bir asırdır maruz olmamıza rağmen hâlâ memleketin muhafaza ettiği bir umut hakkı var. Ve bu hak, asrı aşkın zamandır onu boşa çıkaranlardan çok daha gerçek ve güçlü.
TAHA ÖZHAN 15 Ocak 2025Bugünlerde, tarihimizde ilk kez medyatik hale gelen yasal “umut hakkı”, aslında asrı aşkın bir süredir siyasal ve toplumsal serencamımızın önemli bir itici gücü. Siyasi tarihimize baktığımızda, 19’uncu yüzyıldan bugüne alınan mesafenin hal-i pür-melaline rağmen, umudun sancısının ve gücünün hafızamızdan silinmediği görülüyor. Daha doğrusu demokratikleşme hikâyemize, özellikle de ivmesine, evrimine ve hızına bakınca; bunca yıldır sahnede kalmayı başarmış ve bir şekilde demokratikleşmeye katkı vermiş her şey ve herkesin, siyasal “umut hakkına” yatırım yaptıkları bile söylenebilir. Zira durumumuz ortadadır. Kanun-i Esasi’den beri, öyle tadilat filan değil, baştan aşağı anayasa yapımını tartışır, Meclis-i Umumi’den beri içinden çıkamadığımız ve henüz birkaç yıl önce değiştirdiğimiz hükümet sistemini konuşur haldeyiz. 1,5 asırlık bitmeyen tartışmamız, değişimin gücünden ziyade statükonun zamana karşı tenasühünden kaynaklanıyor. Yine de 1876’dan beri umudu korumayı başarmışız.
Bu süre daha ne kadar uzar, gelişmiş ve derinliği olan bir demokratik momente ne zaman ulaşırız, çoğu zaman bipolar bir halde otoriteryen ve demokrat haller arasında araftan nasıl kurtuluruz bilmiyoruz. Ama umudumuzu, en azından siyasal umut hakkımızı koruyoruz. Gerçekten, sürenin bu kadar uzamasına rağmen, demokratikleşme ve adalet arayışından bir şekilde tamamen kopmamış olmamız, hâlâ tüten ocakların olması ve bütün umutlara defalarca kibrit suyu dökülmesini sağlayan kült sistemine bir asırdır maruz olmamıza rağmen hâlâ memleketin muhafaza ettiği bir umut hakkı var. Ve bu hak, asrı aşkın zamandır onu boşa çıkaranlardan çok daha gerçek ve güçlü.
İster Nizam-ı Cedit veya Sened-i İttifak’tan ister Tanzimat Fermanı veya Islahat Fermanı’ndan isterse de Meşrutiyet veya Cumhuriyet’ten itibaren alınsın, 2,5 asırdır devam eden bir düzen arayışımız var. Fazlasıyla uzayan normalleşme hikâyemiz, bir yönüyle yıkılmış bir imparatorluğun hitama erdiremediğimiz hikâyesi. Bizimle, Avrupalı sömürge yapıları hariç tutulursa, geçen yüzyılda altı imparatorluk daha çözüldü. Hatta Ruslar aynı hikâyeyi bir asırda iki kez yaşadılar. İmparatorluğunu kaybedenlerin tamamı jeopolitik, toplumsal ve ekonomik sancılar yaşadılar. Ancak bu süreçleri bir şekilde rasyonelleştirme imkânı da buldular. Rusya gibi kendi tarihiyle platonik aşk yaşayan ve jeopolitik aşermelerini strateji zanneden müstesna örnek hariç, diğerleri gelişmiş demokrasi dönemine geçmeyi başardılar. Aslında Batı’daki hikâyesinden çok da kopmadan başlayan demokratikleşme sürecimizin, bidayetinde büyük bir kriz veya geç kalmışlık bulunmuyordu. Bizim krizimiz, sürecimizin her seferinde bir büyük umut ve emekle başlayıp inkıtaa uğramasından. İstibdattan tek parti dönemine, vesayet rejiminden toplumsal sözleşmesini yazamayan sınırlı demokratikleşmeye statüko da değişim baskısı da devam edegeldi. Bunun son hikâyesi, birinci yüzyılını tamamladığımız Cumhuriyet’in oluşturduğu ilk umuda rağmen bugün de devam eden demokratikleşme sancılarıdır.
Bugün geldiğimiz noktada yeni bir umut hakkına sahip olup olmayacağımızı tartışıyoruz. Bu tartışmanın en anlamsız kısmını bir şahsın kaderinin ne olacağı oluşturuyor. Zira yaşanan onca şeyi unutma, umursamama ve göz ardı etme cehaletini sergileyenlerin ülkenin selametini ve refahını sağlayacak olan milletin umudunu bir şahsın meselesine indirgeme çabaları bu anlamsızlığı büyüterek bir kez daha hayal kırıklığının yaşanmasına yol açabilir. Kaldı ki “umut hakkını” büyük bir siyasi cesaretle gündeme getiren Bahçeli de özünde bir şahsa değil, memleketin selametine denk gelen büyük umuda vurgu yapıyor. Bunu kendi meşrebince ve siyasal kodlarıyla yapması, çabasının milletin büyük umudunun dışında olduğunu değil, aslında bir yönüyle parçası olduğunu teyit ediyor. Ancak Batı merkezli çatışma çözümü dünyasına müptela olanlar, tercüme ve taklit marifetiyle belledikleri çözüm yöntemi, içerik ve aşamalarına uğramayan bir esenlik girişimini reddedecek kibirlerini her zaman koruyacaklar. Yıllardır can yeleklerimizin üzerinde oturduğumuz gerçeğini başka felaketlerin hikâyelerinden necat teorileri devşirerek unutturma noktasına gelenlerin, yaşanacak çözüme dair şaşkınlıkları kimseyi endişeye sevk etmemelidir. Türkiye, kendi imkânları, dili ve dünyasında arzu ederse bir çözüm yolu bulabilir. Zira can yeleklerimizin yerini zannedildiği gibi unutmuş değiliz.
Umut hakkının tartışılmasına vesile olan Öcalan, bu hakka, çok az faniye nasip olacak şekilde ikince kez kavuşma imkânına da sahip olabilir. Tıpkı bu sefer olduğu gibi, birinci umut hakkına da yine Bahçeli’nin desteğiyle 23 yıl önce kavuşmuştu. Tarih tekerrür eder mi bilmiyoruz. Bildiğimiz, ülkenin ve milletin demokratikleşme umudunun kişiselleştirilmiş bir umuttan çok daha büyük olduğudur. Bu yönüyle, Öcalan’ı aşan bir düzlemde tartışmanın yürümesi sağlıklı olacaktır. Bahçeli, hayata geçecek sürece, ilan etmeksizin sigorta poliçesi sağlayacağını, siyasal kredisini ortaya koyarak göstermiş durumda. Sürecin paydaşı olacak aktörlerin benzer bir siyasal cesaret sergileyip sergileyemeyeceklerini göreceğiz. Üstelik Bahçeli, bu girişimini, demokratikleşme arzusunun toplumsal ve siyasal elit düzeyinde ciddi bir erozyona uğradığı, küresel düzeyde ise “demokrasinin sonu” tartışmalarının yükseldiği bir dönemde yaptı. Bu siyasal cesaretin sebeplerinin derdine düşmeden, binbir türlü komplo teorisi içerisinde çözümlemeye çalışmadan, Türkiye’nin böylesi bir normalleşmeye kesinlikle ihtiyacı olduğu gerçeğine odaklanmak gerekiyor. Bu odağı dağıtmaya gayret edecek arkaik unsurların zannedilenden çok daha aciz ve anlamsız olduğu özgüveni siyasete yerleştiği oranda başarı ihtimali yükselecektir. Başka bir ifade ile “siyasetfobi”nin en başta Cumhur İttifakı’nda yenildiği, CHP’de “siyasete dönüşün” gerçekleştiği, DEM’de ise “anakronik PKK dünyasından uzaklaşıldığı” oranda süreci ifsat edecek ciddi bir dinamik oluşmayacaktır. Son tahlilde, sürece ciddi yaklaşan bütün aktörler, “PKK’sız ve Kürt meselesiz” bir Türkiye’nin tartışmasız bir şekilde hem kendileri hem de ülke için hayırdan başka bir şey getirmeyeceğini görebilirler.
Sonuçta yüzyıl önce korkularla inşa ettiğimiz düzenin sorunlarını bugün tehditlerin dünyasında çözmek zorunda hissediyoruz. Serencamı ne olursa olsun bugün gündeme getirilen çözüm umuduna sahip çıkılması gerekiyor. Bağcıyı dövme derdinde olanların bu süreçte anlamsızlaşmasını sağlamak, memleket adına sorumluluk hisseden herkesin vazifesi ve ahlaki tutumu olmalı. Yeni girişimin kâh yakın geçmişteki çözüm sürecinin hikâyesiyle kâh uzak geçmişteki sorunun tarihiyle boğulmasına müsaade edilmediği oranda başarı şansının olduğunu görmemiz gerekiyor. Kürt meselesi, PKK ve statüko dünyasında yaşayanlar sadece bu sorunun değil hiçbir sorunun yapısal bir şekilde halledilmesinden yana değiller. Bir taraftan 20’nci yüzyılın korkuları ve tabularıyla inşa ettikleri dünyalarında yaşıyorlar, diğer yandan Kürt meselesi ve PKK’nın olmadığı bir düzlemde anlamsızlaşma korkularının altında eziliyorlar. Bu yeni süreçte sadece PKK’nın dağdan inmesi ve silah bırakması yaşanmayacak, bütün varlığını bu sorun üzerinden tarif edenlerin silahsızlandırılması da mukadder olacak.
PKK’dan Umut Var mı?
Bu sorunun cevabını şimdilik bilmiyoruz ama PKK’nın yıllar içerisinde dağa çıkan bir yapıdan “dağda kalmış” bir örgüte dönüştüğü ortada. Kendi inşa ettiği dünyasında mahsur kalmış bir örgütün siyasallaşmadan daha büyük sorunu normalleşmeye dönüşmüş durumda. Eline silah aldığı ilk gün geri dönülmesi zor bir yola giren PKK, Türkiye’nin hem ülke içerisinden hem de dünya şartlarından gelen tabii demokratikleşme basıncına vesayet sisteminin direnmesinin en büyük bahanesinden başka bir tarih geriye bırakmış değil. Elbette bu tarihin........
