menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Rusya’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?

38 0
29.06.2026

Rusya’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?

Rusya’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?

Dışarıdan bakıldığında sessizlik kalıcı, hatta sarsılmaz görünüyor. Oysa Rusya’nın yakın tarihi başka bir şeyi de hatırlatıyor. En sağlam görünen sessizlik bile, çatladığı güne kadar sağlamdır. Navalny’nin Alexei Yurchak’tan ödünç aldığı o cümle yalnızca kendisini ebedî sanan Sovyetler Birliği için geçerli olmasa gerek: Her şey sonsuza kadardır, ta ki bir gün, birdenbire bitene dek.

Bugün Rusya denildiğinde akla ilk gelenler büyük ölçüde Ukrayna savaşı ve Vladimir Putin’dir. Peki, bu ikisinin dışında kaç kişi bir Rus siyasetçinin adını söyleyebilir? 31 Aralık 1999’dan beri iktidarda olan Putin ve 2004’ten bu yana Dışişleri Bakanlığı koltuğunda bulunan Sergey Lavrov bir yana bırakılırsa, üçüncü bir isim, Rusya’yı yakından izleyenler dışında kimsenin aklına gelmez. Aynı soruyu bu kez Rus muhalif siyasetçiler için sorsak, cevap büyük ihtimalle sessizlik olacaktır. Bu şaşırtıcı değil; çünkü Rusya’da gerçek muhalefet bugün siyasal sistemin dışına itilmiş ve etkisiz hale getirilmiş durumdadır ve bu sonuç, yaklaşık çeyrek yüzyıla yayılan, adım adım işletilen siyasal ve kurumsal bir dönüşümün sonucudur.

Bu dönüşümün en dikkat çekici yanı, kurumların görünürdeki yapısını bozmadan gerçekleşmesiydi. Süreç boyunca demokrasinin bütün unsurları şekilsel olarak yerli yerinde kaldı; düzenli seçimler yapıldı, parlamento çalışmalarını sürdürdü, mahkemeler karar vermeye devam etti, siyasi partiler faaliyet gösterdi, gazeteler yayınlandı. İlk bakışta demokratik düzen ayaktaydı. Oysa bu kurumların her biri zamanla asli işlevinden uzaklaştırıldı; içlerindeki gerçek rekabet adım adım tasyife edildi ve devlet aygıtı tek bir kişide toplanan siyasal iradenin uzantısına dönüştü. Rusya örneği, otoriter bir rejimin yalnızca açık şekilde zor kullanarak değil; mevcut kurumları ortadan kaldırmadan, onları içeriden dönüştürerek de inşa edilebildiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Putin’in en tanınmış muhalifi Alexei Navalny’nin 2020 Ağustos’unda zehirlenmesi, ardından uydurma suçlamalarla 19 yıl hapse mahkûm edilmesi ve 2024 Şubat’ında Kuzey Kutbu yakınlarındaki bir ceza kolonisinde kuşkulu koşullarda hayatını kaybetmesi, bu uzun tasfiye sürecinin dünyaya yansıyan en belirgin yüzü oldu.

Siyaset bilimi literatüründe bu tür rejimleri açıklamak için en sık başvurulan kavramlardan biri rekabetçi otoriterliktir. Bu düzende demokratik kurumlar yerli yerinde görünür; seçimler yapılır, muhalefet seçimlere katılır, hatta zaman zaman kazanır. Ama oyun sahası öyle eğimlidir ki top sonunda hep aynı kaleye yuvarlanır. Rusya da bir dönem bu kavramla anıldı. Ama bu niteliğini çoktan yitirmişti; daha 2000’lerin ortasından başlayarak muhalefetin kurumlar içinde gerçekten yarışabildiği bir düzen olmaktan çıktı. 2022’deki Ukrayna işgali bu çizginin değil, çok daha ilerideki bir eşiğin aşılmasıydı; rejim bu kez açık baskıyla yönetilen, kapalı bir biçime büründü. Yine de bugünü anlamanın yolu savaşın başladığı tarihten değil, kurumların hâlâ demokratik görünümünü koruduğu ilk yıllardan geçiyor. Çünkü muhalefeti tasfiye eden asıl mekanizma o erken dönemde, kurumlar demokratik görünümünü korurken kuruldu; sonraki bütün baskılar büyük ölçüde bu zemin üzerinde yükseldi.

Bu nedenledir ki Putin’in asıl başarısı, iktidarı kendi şahsında toplamasının çok daha ötesinde; toplumun önemli bir kesimini, özgürlüklerin daralması pahasına da olsa, bunun ülkenin istikrarı için gerekli olduğuna ikna edebilmesiydi. 1990’ların ekonomik ve siyasal krizleri, geniş kitlelerin gözünde demokrasiyi istikrarın karşıtı hâline getirmişti. Kremlin işte bu psikolojik zemini ustaca kullandı; özgürlüğü kaosla, otoriterliği ise güçlü devlet fikriyle özdeşleştirdi. Böylece muhalefetin tasfiyesi, yalnızca devlet gücüne değil, büyük ölçüde toplumsal rızaya da yaslanan uzun soluklu bir siyasal projeye dönüştü.

Gücü tek elde toplamanın mimarisi: 2000’ler

Putin’in 2000’de devraldığı öncelikli mesele, dağınık iktidarı tek elde toplamak oldu. 2000’lerin başında atılan adımlar, kendisi dışındaki bütün güç odaklarını birer birer zayıflattı. İlk hedeflerden biri büyük sermayeydi. 2003’te ülkenin en büyük özel petrol şirketi Yukos’un sahibi Mihail Hodorkovski, “vergi kaçakçılığı” suçlamasıyla uzun yıllar hapse mahkûm edildi; şirketi de devlet kontrolüne geçti. Verilen mesaj açıktı; servetini korumak isteyen siyasetten uzak duracaktı. Hodorkovski sıradan bir iş insanı değildi; bağımsız medyaya ve muhalefet partilerine destek veren, muhalefetin mali omurgasını oluşturan isimlerden biriydi. Onun tasfiyesiyle birlikte büyük sermaye ile muhalefet arasındaki bağ da koptu.

Sıra siyasetin kendisine geldi. Seçim manipülasyonlarıyla iktidar partisi Birleşik Rusya, Duma’da koltukların üçte ikisini aşan ezici bir çoğunluğa ulaştı. 2004’te valilerin halk tarafından seçilmesi usulü kaldırılarak bölgeler merkeze bağlandı, parlamento barajı yüzde yediye çıkarılarak küçük partilerin Duma’ya girişi fiilen imkânsızlaştı. Tek tek bakıldığında bunların her biri sıradan, teknik bir düzenleme gibiydi; üst üste gelince iktidarı sınırlayabilecek bağımsız her güç ortadan kalktı. Geriye, rejime alternatif oluşturabilecek her seçeneğin ya tasfiye edildiği ya da maliyetinin göze alınamaz kılındığı, literatürde “dayatılmış mutabakat” olarak adlandırılan bir siyasal denge kaldı. Putin 2008’de koltuğu sadık halefi Dmitri Medvedev’e hiç zorlanmadan bırakabildi; çünkü devrettiği kişi gerçek bir iktidar değil, rekabetin büyük ölçüde silindiği kapalı bir alandı.

Bu dönemde Putin’in asıl yöntemi sert baskı değil, algı yönetimiydi; vatandaşların dünyayı nasıl gördüğünü enformasyon üzerindeki denetim aracılığıyla şekillendiriyordu. Partileri kapatmadan etkisizleştirdi, gazeteleri susturmadan gündemi belirledi. KGB kökenliydi; ama modern otoriterliğin yalnızca baskıyla değil, demokratik kurumların dilini kullanarak da kurulabileceğini çok iyi biliyordu.

Ekranın ele geçirilmesi

Bu algı yönetiminin en kritik parçası haberin kendisiydi. İnsanların gerçeklik algısını biçimlendirmek isteyen bir iktidar, önce o gerçekliğin üretildiği ve dolaşıma girdiği mecraları denetim altına almak zorundadır. Medya da bu yüzden, Putin’in Kremlin’deki ilk günlerinden itibaren, en öncelikli hedeflerinden biri oldu.

İlk büyük hamle, bağımsız televizyon kanalı NTV’nin 2001’de devlet kontrolüne geçmesi oldu. Ancak bu, Kremlin için kolay kazanılmış bir zafer değildi. Rejim televizyonda bile muhalif sesleri yıllar içinde tek tek susturmaya çalıştı; ama biri susturulurken bir başkası çıkıyor, cesur gazeteciler izleyiciye ulaşmanın yeni yollarını buluyordu. İnterneti denetlemek ise çok daha zordu ve Kremlin bu mücadeleye geç kalmıştı. Navalny’nin yükselişi bu boşlukta, YouTube’un açtığı yeni kamusal alanda gerçekleşti. Rejim televizyon ekranını kontrol altına aldığını düşünürken, muhalefet kendine yeni bir ekran bulmuştu. Sonraki yılların mücadelesi de büyük ölçüde bu yeni alanı denetim altına alma çabasına dönüştü.

Sahnelenen çoğulculuk

Modern otoriter rejimlerin birçoğu muhalefeti doğrudan bastırmak yerine, onun ehlileştirilmiş bir benzerini üretir. Kremlin de bu yöntemi sistemli biçimde kullandı. Ortada birbirinden farklıymış gibi görünen çok sayıda parti ve ses vardı; ama hepsinin ipi aynı elde toplanıyordu. Bunun da bir adı vardı, “siyasi teknoloji”. Devletin........

© Perspektif