AK Parti’nin 25 Yıllık Karinesi, Muhafazakar Demokrasi ve Kürt Sorunu
AK Parti’nin 25 Yıllık Karinesi, Muhafazakar Demokrasi ve Kürt Sorunu
AK Parti’nin 25 Yıllık Karinesi, Muhafazakar Demokrasi ve Kürt Sorunu
AK Parti’nin 25 yıllık serüvenini, muhafazakâr demokrat kimliğinin dönüşümünü, reformcu ve statükocu damarlarını, Kürt sorununun geleceğini ve partinin kurumsal-söylemsel açmazlarını siyaset bilimci ve AK Parti Malatya Milletvekili Prof. Dr. Abdurrahman Babacan ile konuştuk.
Geçtiğimiz günlerde Ak Parti kuruluşunun 25.yılını kutladı. Kuruluşunda muhafazakar demokratlığı benimseyen parti, 25 yılın ardından geçirdiği iç ve dış türbülanslar ile hem aşınmayı hem de güçlenmeyi içiçe yaşadı, yaşıyor. Yaşanılanlar üzerinden gerçekleştirilecek bir tür retrospektif okuma ile karnesi ortaya çıkarılırken gelecek vizyonu ile toplumsal, siyasal ve jeopolitik inşanın da nasıl şekilleneceği ayrıca analize tabi tutulmayı hakkediyor. Geçmiş ile geleceği okuma bazında AK Partiyi bir bütün olarak analize tabi tutmak için siyaset bilimci ve AK Parti Malatya milletvekili Prof. Dr. Abdurrahman Babacan ile muhafazakar demokrasiyi ve muhafazakar demokrat kimliğini, bu kimliğin 25 yılın ardından nereye evrildiğini, AK Parti’nin reformcu ve statükocu damarını, bu iki damarın Türkiye’nin eko-politik ve kültürel sorunları ile Kürt Sorununun çözümüne yönelik yansımasını, Kürt sorununun çözümüne dönük ilerde yaşanılacak muhtemel gelişmeleri ve son olarak partinin kurumsal ve söylemsel bazda yaşadığı açmazları ile zaafları, bu zaafların giderilmesi hususunda ne tür tedbirlerin alındığını konuşmaya çalıştık.
AK PARTİ’NİN 25 YILLIK İKTİRADINDA EN ZOR OLAN ŞEY; OLİGARŞİ İLE İÇİÇE GEÇECEK BİR DEVLETÇİ MERKEZLİĞE KAYMADAN, TOPLUMSAL MERKEZİ TEMSİL EDEN KONUMUNU SÜRDÜREBİLMESİDİR
Ekranlarda sıklıkla gördüğümüz için adeta AK Parti’nin “ekran yüzü” gibisiniz. En son partinizin 25. kuruluş yıldönümünde aynı gün dört TV’de göründünüz. Partiniz ilk yıllarında kendini, muhafazakâr demokrat olarak kodlamıştı. Bugün itibariyle partinin kimliksel olarak bir siyaset bilimci olarak nereye evrildiğini düşünüyorsunuz?
AK Parti’nin kurulduğu 2001 yılı, Türkiye’de siyasi kimliklerin adeta altüst olduğu bir görünüm taşıyan siyasi bir iklim sunuyordu. Özellikle 27 Mayıs’tan sonra merkez siyaset, yıllarca, rejimin temel ilkelerini sorgulamayan, aşırılıktan kaçınan ve vesayeti kabullenen bir anlayış üzerine oturdu. Buna rağmen, askeri ve bürokratik vesayetin siyasete yapısal hasarlarından ve nihayetinde 12 Eylül’ün ülke içinde siyaseti tek tipleştiren ve siyasi yapıyı temelinden dönüştüren negatif etkisinden kaçamadık. O halde merkez ve merkez-sağ kavramları, üzerinde düşünülmesi gereken bir çerçeve olarak karşımızda duruyordu. Statükoculuğu besleyen bir şey mi yahut içeriği farklı bir formasyonla, bambaşka bir dinamiğe dönüşecek, ülkenin önünü açacak ve kuşatıcı olacak bir formül olabilir mi?
Doğrusu, siyasette merkez kavramının belirleyici norm haline geldiği çerçeve, özellikle 80 sonrası küresel düzeyde yaşanıyordu. Türkiye’de Özal döneminde, bunun içerdiği tüm unsurları ihtiva eden yeni bir siyasi anlayış geliştirdi. Bu dönemle birlikte merkez ve merkez-sağ kavramları, dini, muhafazakâr, yerel, kentli orta-üst sınıf unsurlarla olan ilişkili yapısından hareketle, sınıf temelli açıklamaların artık anlamını yitirdiği ve yapısının değiştiği bir zeminde ortaya çıktı. Muhafazakârlık da söz konusu tüm bu eğilimlerde kilit ve belirleyici bir yere oturdu.
Muhafazakâr demokrasi, bu noktada, evrensel demokratik değerler ile toplumsal değerleri buluşturan bir anlayışı yansıtan bir olgu olarak değerlendirilebilir. Geçmişin statükoculuk üzerine bina edilen muhafazakarlığı yerine, yeniliğe açık bir muhafazakarlık anlayışını ortaya koyan yeni bir içerik. Ki muhafazakarlığın, ‘muhafazakâr reformizm’ olarak nitelenebilecek yeni bir biçim olarak kendi iç dönüşümü de yine merkez kavramının temel sıvası olarak yeni anlayışların doğmasını getirdi.
MUHAFAZAKAR DEMOKRATLIK, RASYONEL ARGÜMANTASYONLARIN ŞEKİLLENDİRDİĞİ, SİYASAL GERÇEKLİĞİN YÖN VERDİĞİ BİR MÜMKÜNLÜK VE MAKULLUK ÇİZGİSİ ARAYIŞIDIR
Tarihsel sürecin çeşitli dönemlerinde farklı siyasal çizgiler arasında geçişkenliğin temel normu, aslında ‘mümkün’ bir siyaset arayışıdır. AK Parti de bu mümkün siyaset arayışı sürecinin bir cüzü olarak karşımıza çıkan muhafazakâr demokrasiyi kendisine bir fikri model olarak aldı. Rasyonel argümantasyonların şekillendirdiği, siyasal gerçekçiliğin yön verdiği bir ‘mümkünlük’ ve ‘makullük’ çizgisi arayışı. Kurumlar ve anlayışlar kendi vasatını inşa ederken siyasal düzlemde AK Parti bunu yeniden içeriklendirdi ve yorumladı. Ve siyasal içerik ve söylemlerin ideolojik bir cepheden daha teknik, rasyonel, siyasi-iktisadi-sosyal alanda daha katılımcı bir çehre ile yeni bir harman ve sentez girişimi olarak karşımıza çıkan bir siyasal anlayış geliştirdi. Bir yandan da kendisini ‘merkez’e oturturken bu merkezi de yeniden tanımladı, yorumladı ve içeriklendirmeye yöneldi.
Tam bu noktada şunu belirtmek gerekir: Türkiye siyasetinde merkezi ya da Türkiye’deki siyasi hattı anlamak için sağ-sol ya da iktidar-muhalefet partisi yaklaşımının ötesine geçmek gerekir. En temelde, ‘devletçi merkez’ ile ‘toplumsal merkez’ olarak nitelenebilecek; pekâlâ ‘oligarşi-demokrasi’ gerilimi olarak da tanımlanabilecek derin bir ayrışmanın, bugün konuştuğumuz bu meseleye asıl anlamını verdiğini söylemek mümkün. AK Parti, burada, kendisi devleti yöneten, 25 yıl kesintisiz iktidar olarak devletin her kademesinde hüküm koyucu bir siyasi irade olarak, en zor olan şeyi, oligarşi ile çok içiçe bir zemin sunacak bir devletçi merkezliğe kaymadan toplumsal merkezi temsil eden konumunu sürdürebilmektedir. Bence meselenin nirengi noktası burada. Aynı anda devletin başı ve yöneticisi olarak devleti güçlendirecek, devleti tahkim edecek, her işinizde doğal olarak devleti gözeteceksiniz beraberinde ise siyasetinizin ana normunu, belirleyici kodunu ve merkezinizi toplumdan, milletten alacaksınız. Çok ince, çok sofistike bir şey bu.
Buradaki en belirgin şey ise, eski kodların terkedildiği yeni bir devlet-millet formülasyonunu inşa etmek. AK Parti bunu yaptı. AK Parti, geçen 25 yılda esasen, yıllarca birbirine ikame ve düşman olarak kodlanmış devlet-millet ikilisini buluşturan, birini diğeri için anlamlı ve gerekli kılan, ontolojik öncelik meselesinde devletin millet için olduğu, milletin de devletini sahiplenmekle ilgili güçlü bir iradeye sahip olması şiarını siyasi kültürümüze, formuyla nakşeden bir pratikler bütünü sunmuştur. Devlet ve millet ilişkisinde, artık birbirine rakip yahut birbirini dışsallaştıran değil birbirini tamamlayan ve karşılıklı kuşatıcılık ve kapsayıcılıkla birbirini güçlendiren yeni bir norm oluşturmuştur. AK Parti’nin siyasi kültürümüze sunduğu en büyük paradigma bence budur.
Bakın, AK Parti’nin en son yayımlanan 25. Yıl Vizyon Belgesi’nde Giriş Bölümünde AK Parti, ‘Milletimizin Eseri’ ile tanımlanıyor. Yani 25 yıl sonra dahi ilk cümlemiz, ilk hareket noktamız, ‘millet’ vurgusu. Çünkü milletin kendi evi, kendi partisi. Dikkat ediyorsanız, Cumhurbaşkanımız, büyük devlet yatırımlarını ‘millet’ ön takısıyla isimlendiriyor; hatta öyle ki muhalefetin uzun yıllarca iktidarın ve dolayısıyla devletin milletten koptuğu söylemini tedavüle sokmasında kullandığı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni ‘milletin evi’ olarak ifade ederken, sene boyunca milletin Külliye’de zaman geçirmesini sağlayacak ve orayı millete sürekli açık tutacak faaliyetlere ev sahipliği yapan bir yer olarak konumlandırıyor. Bu, aynı zamanda bir gerçeklik iken aynı zamanda bir sembolizmdir. Bence işin esası burada.
Tersinden, devleti kategorik olarak kötü bir olgu olarak okuyan dışsallaştırıcı ve negatif bir yerden baktığınızda ise devleti yöneten iktidar partisinin her hareketini toplumdan kopma, topluma yabancılaşma ve oligarşi ve devletçi merkeze yaslanma olarak okursunuz. Oysa AK Parti’nin önerdiği tam da bu. Bu bakışı ve bu kodları toplumun her kesimi artık değiştirebilir, değiştirmelidir; çünkü artık devlet böyle okunmaz, devlet-millet ilişkisi böyle formüle edilmez. İşin niteliği, üstelik paradigma kırıcı şekilde değişmiştir. Yine de sorunlar yok mudur; elbette vardır. Münferit, icrada uygulama kaynaklı yanlışlar yahut bazı kamu görevlerini icra eden kimi insanlarda eski alışkanlık veya eksikler muhakkak yaşanıyor, ancak söylediğimiz ve herkesin bakmasını önerdiğimiz açı şu: bunlar eskide olduğu gibi devletin yapısal zihniyetine dönük yanlış kodlardan değil, bireysel ve icradaki kimi eksik ya da hatalardan kaynaklı hususlar. Bunları da gidermek, gedikleri kapatmak noktasında hem hukuki düzenlemeler hem de idari denetimler vasıtasıyla dinamik şekilde yürütmeye çalışıyoruz. Zira Cumhuriyet tarihinin insan hak ve özgürlükleri ve demokratik reformlara ilişkin en köklü dönüşümlerini ve büyük devrimlerini hayata geçirmiş bir partinin bu kodlarından sapması, uzaklaşması yahut vazgeçmesi düşünülemez.
Bunun yanı sıra AK Parti’nin iktidar tecrübesinin artmasıyla, geçmişten gelen bağlara gönderme yapan medeniyet vurgusunun da ön plana çıktığı görülebilir. Bu, bir akıl, fikir ve gönül birlikteliğine olan bütüncül bir referanstır. Hem kendi insanına, tüm unsur ve kimlikleriyle kendi milletine, kendi coğrafyasına yeni ve kapsayıcı bir bakışı hem de gönül coğrafyalarına ve oralardaki milletlere olan bir bakış ve yaklaşım değişimini ifade eder.
AK PARTİ’DE KLASİK BİR NEOLİBERAL EKO-POLİTİK AKLA SAHİP OLMAYAN, PROGRAMINDA DEVLETİN SOSYAL VE DÜZENLEYİCİ ROLLERİNE VURGU YAPAN KARMA BİR STRATEJİ HAKİM
Özellikle 17-25 Aralık ve 15 Temmuz tecrübesinden sonra ise yeni bir vurgu olarak ‘yerlilik’ ve ‘millilik’ kavramları siyasi literatürümüze girdi. Bu mesele, Cumhurbaşkanımızın, ‘1 Kasım’da 550 tane yerli milli, bedeni ve kalbi ile bu ülke için çalışacak milletvekili göndermenizi istiyorum’ sözleriyle ortaya çıkan bir yeni gerçeklik durumunu işaret ediyor. Bu gerçeklik, Türkiye’nin 7 Şubat 2012 MİT Krizinden, yaklaşık olarak 2019’a dek içine girdiği dış kaynaklı, iç uzantılı bir varoluşsal tehdit durumu. Nitekim o dönemlere yeniden bir uzandığımızda herhangi bir devletin bunlardan yalnızca biriyle karşılaştığında dahi büyük sarsıntı geçireceği olaylar silsilesini Türkiye bu 7 yılda inanılmaz boyutlarıyla yaşadı.
Yerlilik ve millilik vurgusu, bazı kimseler açısından ayrıştırma ifadesi yahut devlet başkanının makbul bir vatandaş profili çizmesi gibi sunuldu. Oysa tam tersi. Devletin başkanı tarafından, hiçbir kimlik ve farklılık ayırt etmeksizin bu topraklara bağlı ve sadık oluşun tek ve geçerli norm olarak ifade edildiği, kendisini bu vatana bağlı hisseden her vatandaşın biri diğerinden ayırt edilmeksizin bu vatanın asli sahibi olduğunu ifade eden çok geniş bir payda cümlesidir bu. Tek şart var ki onu da bizatihi bu toprakların hamuru ve mayası koyuyor. Bu topraklara sadık olalım, sahip çıkalım; ötesi kimin hangi etnisiteden, ırktan, mezhepten, dinden, ideolojiden, fikriyattan olduğu hiç önemli değil. Tıpkı 15 Temmuz gecesi bu her renk ve gruptan insanın; yani milletin vatanına birlikte sahip çıkmasında yaşadığımız gibi. Bundan daha geniş, daha kapsayıcı bir payda tarifi olabilir mi?
Son bahis olarak, AK Parti’nin ekonomik politikaları konusunda da özgün bir model ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Parti’nin kendisini merkez sağdan ayrıştırdığı en önemli noktalardan birisi de bu. İktidara geldikten hemen sonra bir taraftan özelleştirme politikaları izlerken diğer taraftan da sosyal devletin yeni bir uygulama şeklini devreye soktu. Bir yandan serbest piyasa sisteminin işlemesini engelleyici düzenlemelerden kaçınırken bir yandan da bu mekanizmanın işleyişini bozmadan dar gelirli kesimlere bir servet transferi gerçekleştirdi. Toplumun her kesiminin sağlık, eğitim, konut, sosyal güvenlik haklarına erişimini sağladı ve dezavantajlı gruplara çok geniş çaplı sosyal yardımlar uygulandı. Yine ekonomi politikalarının bir diğer veçhesi büyük kamu yatırımlarının hayata geçirilmesi, büyük otoyol projeleri, her şehre havalimanları, hızlı trenler, hava taşımacılığının yaygınlaştırılması ve ülkenin temel altyapı sorunlarının çözülmesi oldu.
Bu yönüyle AK........
