menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CABJ nedir bilir misiniz...

33 0
previous day

"Futbol sadece futbol değildir" cümlesi artık modası geçmiş bir pazarlama sloganı gibi gelebilir kulağa... Ama Buenos Aires’in liman mahallelerinde, La Bombonera tribünlerini titreten ruh için bu bir slogan değil, bir hayatta kalma biçimi.

Sahi, siz CABJ nedir gerçekten bilir misiniz?

Boca Juniors, öyle üç-beş kupayla, parıltılı transferlerle anlatılacak bir kulüp değil. 1905’te La Boca limanında yani sistemin ‘steril’ dünyasına sığmayanların ördüğü ilk halk barikatıdır Boca... Onlar için şampiyonluk gelip geçici bir hevestir; asıl mesele o sarı-lacivert ruhun, mahalleli kimliğinin her türlü güce karşı dik durmasıdır.

RENKLER VE BURUŞTURULAN BAYRAKBoca’da işler kupa sayısıyla değil, haysiyetle yürür. Hikaye daha en başta, bir namus sözüyle başlar. 1906 yılında, mahalledeki bir diğer yerel kulüp olan Nottingham de Almagro ile maç yapılacaktır ve kaybeden renklerinden vazgeçecektir - iki takımın rengi de siyah beyazdır. Maç kaybedilir, takım "Bu renkleri bırakacağız" der. O gün limana yanaşan ilk gemi olan İsveç bandıralı Drottning Sophia’nın renklerini alıp üzerlerine geçirirler. O günden sonra ne kadar büyük paralar, ne kadar parlak teklifler gelirse gelsin, o işçi renklerinden, o mahallenin onurundan zerre sapmazlar.

Sadece renk mi? 1966’ya gidelim... Wembley’de İngiliz kibri tavan yapmışken, Boca’nın efsanesi Antonio Rattín haksız bir kararla oyundan atılır. Ama Rattín, "Sizin adaletiniz bu kadar" dercesine sahayı terk etmeyi reddeder. Sonra da köşe gönderindeki İngiliz bayrağını eliyle sıkar. O gün kupa kaybedilir belki, ama Boca o gün dünyaya "Ben buradayım ve sizin gücünüze boyun eğmiyorum" mesajını çiviler.

Bu ruh, yıllar sonra 1984’te kulüp ekonomik olarak çöktüğünde de değişmez. Kapıda icra memurları beklemektedir, kulübün elektriği kesiktir, hatta giyecek forması bile kalmamıştır! 8 Temmuz 1984 günü Atlanta maçına, beyaz antrenman tişörtlerinin arkasına keçeli kalemle numara yazarak çıkarlar. Futbolcular terledikçe o numaralar sırtlarından aşağı akar, formalar kağıt gibi dağılır ama tribünler o gün "Biz şampiyonluğa değil, bu renklere aşığız" diye yeri göğü inletir.

İşte Boca budur; forması keçeli kalemle çizilse de asaleti bozulmayan o sokak çocuklarının inadıdır.

Boca Juniors’ı Diego Armando Maradona’sız düşünmek, bu duruş hikayesini eksik bırakmaktır. Maradona Boca için sadece bir on numara değildi. O; Arjantin’i sömüren askeri cuntalara, halkı yoksulluğa mahkum eden sağcı siyasetçilere ve kibrinden geçilmeyen küresel futbol baronlarına karşı sahadaki tek kişilik isyandı.

Maradona’yı kulüp için "Tanrı" yapan, attığı o muazzam gollerden ziyade, kolundaki Che Guevara dövmesiyle, tribündeki yoksul liman işçisinin öfkesini dünyaya haykırmasıydı, sarı-lacivert formasıyla, "Biz yenilebiliriz ama asla boyun eğmeyiz" demesiydi. Onun mirası, kupaların çok ötesinde, o formanın temsil ettiği ‘teslim olmama’ iradesiydi.

BİZİM SARI-LACİVERT’İMİZ VE 3 TEMMUZ Şimdi gelin, Buenos Aires’ten Kadıköy’e uzanalım. 3 Temmuz 2011’e... FETÖ’nün emniyet ve yargı içindeki kumpasçılarının, Türkiye’nin en köklü sivil direnç odaklarından biri olan Fenerbahçe’yi hedef aldığı o günlere. Hafızalarınızı tazeleyin; o günlerde Çağlayan Adliyesi'nin önünde, Metris Cezaevi’nin soğuk duvarları dibinde bekleyen binlerce insanın tek bir derdi vardı:

O günlerde kimse puan cetveli hesabı yapmıyordu. Adliye önlerinde biber gazı bulutları arasında kalan, TOMA’ların karşısında siper olan o kalabalık, sadece bir futbol takımı için değil, kendilerine kurulan o devasa kumpasa karşı bir haysiyet barikatı kurmuştu. Tıpkı Boca gibi, Fenerbahçe de o gün sistemin diş geçiremediği bir ‘son kale’ olmuştu.

Ama ne garip... O kumpası yıkan camia, bugün sosyal medyadaki "kaç senedir kupa yok" sığlığına, bir şampiyonluk hesabına indirgenmek isteniyor. Kulüp, o dik duruşlu karakterinden koparılıp uysal bir müşteriye dönüştürülmeye çalışılıyor.

MESSİ’NİN GÜLÜMSEMESİ, SARACCHİ’NİN İSYANIMeseleyi Mart ayından bir örnekle, 8 Mart 2026’daki bir fotoğraf karesi üzerinden okuyalım. Lionel Messi, tarihin en büyük futbolcusu olabilir; ama Inter Miami formasıyla Donald Trump ile verdiği pozlar, temsil ettiği halkın onurunu deyim yerindeyse ayaklar altına aldı. Güce boyun eğen, sistemle uzlaşan bir ‘başarı’ ikonuna dönüştü.

İşte tam o anda sahneye, eski bir Galatasaraylı ve has bir Boca terbiyesi almış Uruguaylı Marcelo Saracchi çıktı. Saracchi, Messi gibi bir dünya markası olmayabilir; o sadece bir futbol emekçisi. Ama paylaştığı Che Guevara görseli ve altına düştüğü "Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek daha iyidir" sözleri, Messi’nin pırıltılı dünyasına atılmış anti-emperyalist bir tokattı.

Saracchi’nin bu çıkışı, ahlaki bir seçimdi ve şunu hatırlattı: En tepedeki (Messi) bile olsanız, güce ram olduğunuzda o tozlu mahallelerin onurundan uzaklaşırsınız. Ama Saracchi gibi, Boca’nın o isyan damarından besleniyorsanız, dünyanın en büyük ikonuna karşı bile haysiyetinizi koruyabilirsiniz.

Fenerbahçe’nin 3 Temmuz kumpaslarına göğüs germiş bir camia olduğu unutulmamalı. Hele hele üç-beş puanlık mağlubiyetlerle kimliğini yerle bir edenlerin ‘şampiyonluk’ nöbetleriyle zedeleme çabalarına zinhar izin verilmemeli.

Şunu unutmamak gerek; şampiyonluklar her zaman kazanılır, ama kaybedilen ‘duruş' kolay kolay geri alınamaz. Ve o duruşla ‘ayakta kalmak’ tarihin ta kendisidir…


© OdaTV