Fon krizi, Kolay para iştahı ve Kaf Dağı'na giden Kuçuradi
Bazı şeylerin yanlış olduğunu biliyoruz. Üstelik çoğu zaman neyin yanlış olduğunu da açıkça söyleyebiliyoruz. Adaletsizlik, kayırma, şiddet, yoksulluk, cezasızlık… Kelimeler elimizin altında. Ancak hayat başka türlü akıyor. İnsanın doğru bildiğiyle yaşadığı şey arasına görünmez bir mesafe giriyor. Önce küçük bir kayıtsızlık. Sonra alışkanlık… Bir süre sonra yalnız yanlışa değil, doğruyla yanlış arasındaki o açıklığa da alışıyoruz. Artık insanı, bütün değeriyle karşımızda duran biri olarak görmek zorlaşıyor…
Aslında bugün tam manasıyla değerlerden yoksun bir toplumda yaşamıyoruz. Tam tersine, adaletin, eşitliğin, liyakatin, insan onurunun öneminden sürekli söz ediyoruz. Siyasetin de, kurumların da, gündelik hayatın da dili bu kavramlarla dolu. Tabii bir kavramın sık tekrarlanması, onun hayatta mutlak bir karşılığı olduğu anlamına gelmiyor.
Adaletin dillere pelesenk olduğu yerde adaletsizlik gündelik bir deneyime dönüşebiliyor. Liyakat deniyor fakat insanlar ne bildiklerinden çok kimi tanıdıklarının belirleyici olduğuna inanıyor. İnsan hayatının değeri sözde tartışmasız kabul ediliyor ama önlenebilir ölümler, şiddet, yoksulluk, güvencesizlik hayatın olağan akışıymışçasına kabul görüyor.
Doğru olduğuna inandığımızla içinde yaşadığımız düzen arasındaki mesafe ürkütücü boyutlarda. Yani etik mesafe…
İnsan kendi ahlaki ölçüleriyle kamusal hayatın fiilen nasıl işlediği arasındaki farkı sürekli görmeye başladığında, öncelikle kurumlara duyduğu güven aşınıyor elbette. Daha sessiz ve derinden ise başka bir mekanizma işliyor; insan beklentisini küçültüyor. Önce değişmesini istediği şeylerden umudunu kesiyor, sonra onlara katlanmayı öğreniyor. Bir süre sonra katlanmak da hayatın olağan biçimlerinden biri haline geliyor.
Yanlışın yanlış olduğunu bilmeye devam ediyoruz ama ona verdiğimiz tepkinin şiddeti azalıyor. Ahlaki ölçümüz tümüyle kaybolmaktan ziyade, etkisizleşiyor. Bilgi yerinde duruyor, duygu yerinde duruyor, hatta öfke de zaman zaman yerinde duruyor. Fakat bunların hayat üzerinde bir karşılık üreteceğine dair inanç zayıflıyor.
Bir noktadan sonra insan kendini korumak için de geri çekiliyor, normal. Her acıya aynı açıklıkla bakmak yorucu çünkü. Her haksızlığa karşı aynı öfkeyi duymak sürdürülebilir değil. Böylece mesafe hem insanla kurumlar arasında, hem de insanla kendi vicdanı arasında açılmaya başlıyor.
Kötülük artık bizi eskisi kadar yerimizden etmiyor…
Belki de bu yüzden insan haklarından bu kadar çok söz edilen bir çağda, insanın kendisi bu kadar kolay gözden kaybolabiliyor. Haklar yerli yerinde, kavramlar yerli yerinde; adalet, eşitlik, onur… Ama bir de gerçek insan var. Hayatı daralan, hakkı yenen, sesi duyulmayan, çoğu zaman yalnızca bir rakama dönüşen…
Ioanna Kuçuradi’nin yıllar boyunca dönüp dolaşıp “insanın değeri” üzerinde durması boşuna mıydı? İnsan hakları yalnızca birtakım hukuki güvenceler değil, insanın öz değerinin teminatı olmalıydı çünkü. Kâğıt üzerindeki hakla o hakkın bir insanın hayatında gerçekten korunması arasında koca bir dünya vardı halbuki, hala var, hep var…
İnsan onurundan söz etmek kolay. Bir insanın onurunun hangi anda zedelendiğini fark etmek zor. Hele bu, büyük ve görünür bir zulümle değil de yavaş yavaş oluyorsa; yoksullaştırarak, bekleterek, susturarak, çaresiz bırakarak, sıradanlaştırarak…
Kuçuradi’nin düşüncesinde insanın değeri böyle bir dikkat talep ediyordu. Bir tek bakmayı değil; gördüğümüz şeyin ne anlama geldiğini ayırt etmeyi…
Etik, biraz da emeğin, hakkın ve fırsatın dağılış biçiminde sınanıyor. Bugün sıradan gördüğümüz pek çok şey, birilerinin hiç de sıradan olmayan emeğinin üzerinden yükselmiştir.
Otuz, kırk yıl çalışan; madende, fabrikada, şantiyede ömrünü bıraktığı halde emekliliğinde başını sokacak bir eve ulaşamayan insanlar var bu ülkede.
Bir de kısa yoldan servet edinmenin, bağlantıyla kapı açmanın, piyasayı kendi lehine eğip bükmenin yollarını bulanlar, bilenler, kullananlar… Son haftalarda yüz binlerce yatırımcıyı ve milyarlarca dolarlık fon varlığını içine çeken piyasa manipülasyonu soruşturmasını düşünün sadece…
Ya da yerel yönetimleri… İhale, imar, ruhsat, rüşvet, nüfuz ticareti artık tek tük belediyelerin değil, peş peşe açılan soruşturmaların konusu. Elbette iddia ile hüküm aynı şey değil; ama kamusal kaynağın nasıl kullanıldığına dair kuşkunun bu kadar yaygınlaşması bile başlı başına ağır bir tablo.
Yerel yönetimlerden sermaye piyasalarına kadar yolsuzluk, rüşvet ve manipülasyon iddialarının eksik olmadığı bir yerde fırsat eşitliği yalnızca ve ancak hoş bir seda olarak kalıyor.
131 fon tasfiye ediliyor. SPK’nın kendi verisine göre bu fonlarda 455 bin yatırımcı var. Şüpheli hisse işlemleri, olağan dışı kazançlar, para transferleri,........
