CHP Türbülansta, Türkiye, Borsadan Futbola Arınma Sınavında
Türkiye’de ekonomik kriz artık yalnız hayat pahalılığı demek değil. İnsanların hayatlarını küçülttüğü, geleceklerini ertelediği, yıllarca çalışarak elde ettiklerini koruyup koruyamayacağını bilemediği bir dönemden geçiyoruz. Bir tarafta geçinemeyenler, diğer tarafta birikimini kaybetmekten korkanlar...
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da emeklilerin zam eylemi sırasında emekli polis Ali Şekeroğlu, elinde “Para için değil, onurumuz için” yazan pankartla yaşamına son verdi… Gelininin ve damadının işsiz olduğunu, torununa altın takamadığını söylemişti… Son sözlerine üç kuşağın yoksulluğu sığmış… Yıllarca çalışmış bir emeklinin kendi geçiminden öte, çocuklarının işsizliğini, torununun geleceğini dert ettiği; emeğin artık huzurlu bir yaşlılık bile vadetmediği bir ülke… İnsanın emeğinin, gelirinin, birikiminin ve yarınının giderek daha güvencesiz hale geldiği bir dönemin içinde olduğumuz su götürmez bir gerçek.
Daha acısı; böyle bir hikaye başka bir ülkede toplumsal vicdanı ayağa kaldırabilecek kadar büyükken, bizde çoğu zaman haber akışının içinde kaybolup gidiyor. İspanya’da 87 yaşındaki engelli vatandaşın yaklaşık 70 yıldır kiracı olarak yaşadığı evden çıkarılması üzerine insanlar sokağa döküldü. Bizde ise insan “geçinemiyorum” diyerek hayatına son verdiğinde bile, acıya çoğu zaman kulaklar tıkanıyor.
Kimi bir ömrün emeğine rağmen ay sonunu getiremiyor, kimi yıllarca dişinden tırnağından artırdığını bir gecede yitirme korkusuyla yaşıyor…
Aynı günlerde borsada başka bir kriz yaşanıyor. Tasfiyesine karar verilen 131 fon, yaklaşık 18 milyar dolarlık varlık ve yüz binlerce yatırımcı… İnsanlar şimdi ne kadar kaybettiklerini, paralarının ne olacağını, bütün bunların nasıl bu noktaya gelebildiğini anlamaya çalışıyor…
Memleketin derdi ekonomiden ibaret de değil üstelik. Hukuk, eğitim, güvenlik, liyakat, denetim, kurumlara güven... Her biri ayrı bir dert, ayrı bir hezimet.
Bütün bunların ortasında siyaset. Daha doğrusu, toplumun önüne bir çıkış yolu koyması gereken siyaset… Siyaset tam da böyle zamanlarda anlamlıdır. Toplumun dağınık halde yaşadığı sıkıntıyı toplar, ona bir yön verir, “başka türlü olabilir” duygusunu canlı tutar. Hele sosyal demokrat bir parti için, geçim sıkıntısının bu kadar ağırlaştığı bir dönemde insanların kendilerini sahipsiz, duyulmamış, çaresiz ve seçeneksiz hissetmesi, siyasetin taşıdığı en ağır yaralardan biridir. Muhalefet partileri en çok bunu dert etmelidir kendine.
CHP’ye bugün biraz da buradan bakmak gerekir.
Bir süre önce iktidara alternatif olma iddiasını büyütmekte olan, yerel seçimlerden önemli bir siyasal güçle çıkan muhalefet, yürüyüşün sert bir biçimde akamete uğratılmasıyla birlikte bugün farklı merkezlere dağılan paramparça bir resim sunuyor.
Türkiye’de solun ve sosyal demokrasinin önüne tarihsel fırsatlar çıktığında, bunları kalıcı bir siyasal çıkışa dönüştürememesi neredeyse süreklilik kazanmış bir sorun. Toplumun derdi büyüyor, öfkesi büyüyor, yoksulluğu büyüyor; ama bütün bunları iyileştirecek, bir araya getirecek, insanlara “başka bir yol var” duygusu verecek siyasal irade bir türlü kurulamıyor.
Peki toplum böylesine ağır bir dönemden geçerken, ona siyasal bir seçenek sunması beklenen yapı neden kendi içindeki bu güç mücadelesini aşamıyor? İnsanları yıllardır aynı dar koridorun içinde, kırk katırla kırk satır arasında bırakmanın siyaseten de ahlaken de bir bedeli yok mu?
Kılıçdaroğlu, bir zamanlar siyasal gelenekleri, dünya görüşleri, hatta seçmen tabanları birbirinden oldukça farklı altı partiyi aynı masanın etrafında toplamıştı.Bugün ise kendi partisinde yaşanan büyük kopuşun ardından, bir yandan geride kalan yapıyı toparlamaya, diğer yandan “arınma” çağrısıyla CHP’yi yeniden şekillendirmeye çalıştığı bambaşka bir tabloyla karşı karşıya. Önce büyük kopuş, ardından belediye başkanları, milletvekilleri, örgütler… Son olarak Mansur Yavaş’ın istifası. Yavaş’ın son dönemdeki tutumları zaten partiyle arasındaki mesafeyi giderek açmıştı; öyle ki mesele, neden ayrıldığı kadar, bu kopuş bu kadar belirgin hale gelmişken neden daha önce açık bir siyasi ve örgütsel karşılık verilmediği sorusunu da beraberinde getiriyor. İstifası da bu nedenle ani bir karar olmaktan çok, uzun süredir bahanesi aranan bir ayrılığın son halkası gibi görünüyor.
Bir tarafta bunlar yaşanırken, diğer tarafta dil giderek sertleşiyor. “Butlan yönetimi”, “gayrimeşru aktör”, “iktidarın atanmış aparatları” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Bu yapıyla “bir santim yol” yürünemeyeceği söyleniyor. Bir zamanlar aynı partinin çatısı altında, aynı seçim meydanlarında yan yana duran insanlar için bugün kullanılan kelimeler bunlar…
Kılıçdaroğlu’nun bu dönemde özellikle üzerinde durduğu kavram; “arınma”. Bu kelimeyi yalnız CHP’nin kendi iç meselesi olarak okumak eksik kalır. Nitekim Kılıçdaroğlu, fon krizi sonrasında yaptığı açıklamada da bunu açıkça söyledi: “Arınma derken sözümüzü kendi kapımızla sınırlamadık.” SPK’nın hangi riski ne zaman gördüğünü, hangi tedbiri aldığını açıklaması gerektiğini; görevden ayrılmanın da hesap vermenin yerine geçmeyeceğini belirtti.
Siyasetin bugün en fazla ihtiyacı olan kelimelerden biri gerçekten arınmadır. Yalnız rakibinden beklenen değil; gerektiğinde kendi belediyesinden, kendi bürokrasisinden, kendi çevresinden, kendi siyasi mahallesinden başlayabilen bir arınma…
Fon meselesi bunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu büyüklükte bir yapı oluşurken denetim tam olarak neredeydi? Riskler ne zaman görüldü, siyaset ve kurumlar hangi noktada devreye girdi…
Meselenin ucu nihayet AKP’ye de dokundu. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, kendisi ve eşinin fon krizinin odağındaki hisseleri aylar önce düşük fiyattan alıp, piyasa çöküşünden hemen önce satarak yaklaşık 2,2 milyar liralık gelir elde ettikleri ve işlemlerin zamanlamasının içeriden bilgi kullanıldığı şüphesi doğurduğu yönündeki iddiaların ardından partideki görevlerinden ayrıldı. Şimdi de yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine’ye iade ettikleri belirtiliyor. Peki, paranın iadesi hesabın da kapandığı anlamına mı geliyor? O kazancın nasıl, hangi koşullarda elde edildiği, olası siyasi bağlantılar ve hukuki sorumluluk ne olacak? Para geri verildi diye hukuk da kamu vicdanı da tahsil edilmiş mi sayılacak?
Fon krizinin faturası artık yüz milyarlarla değil, trilyonlarla ölçülüyor. 28 Ağustos’tan bu yana Borsa İstanbul’daki şirketlerin toplam piyasa değerinden yaklaşık 4 trilyon lira silindi, endeks dokuz ayın dibini gördü. Üstelik hala kimse bu düşüşün nerede duracağını bilmiyor…
Bugün borsada yalnız spekülasyon yapanlar yok. Küçük yatırımcı var, yıllarca biriktirdiği parasını korumaya çalışan insan var, emeğini bir miktar tasarrufa dönüştürmek için didinip duranlar var. Yüz binlerce insanın parasının bulunduğu bir piyasada manipülasyon ve usulsüzlük iddiaları böylesine büyüyebiliyorsa, dönüp yatırımcıya “neden oradaydın?” diye sormak kolaycılık olur. Asıl........
