Cennetin Bu Yanı...
Ne kadar da başdöndürücü bir hızla değişmişti hayatı. Daha üç ay önce bir genç kızın yaşaması gerektiği gibi yaşıyordu. Kızların uyması gereken ne çok kural vardı ve “adabımuaşerete” verilen ne çok önem.
Omuzlar dik tutulacak. Eller eldivenli olacak. Dudaklar boyanmamış (ve tabii öpülmemiş). Etekler ütülü, sözler iddiasız, gözler yerde, düşünceler namuslu…
“Erkeklerin kızlardan farklı bir şeyleri vardır ve akılları fikirleri, o şeyi kızlara gösterebilmektedir” derdi annesi, tıpkı arkadaşlarının anneleri gibi.
Üç ay önceye kadar böyleydi. Oysa şimdi her şey ne kadar farklıydı? O göklere tırmanmış pırıl pırıl çelik ve camdan ibaret binanın en tepesindeki lokantada otururken bunları düşünüyordu.
Hala inanamıyordu ama lokantanın çatısı açılıp kapanabiliyordu. İsteyenler olunca, garsonlar bir mekanizmayı çalıştırıyorlar ve lokantanın devasa büyüklükteki çatısını tümüyle açıp, yeniden kapatabiliyorlardı. İşte o zaman insan, gökyüzündeki binlerce yıldızı aynı anda ve elini uzatsa yakalayabilecekmiş kadar yakınında görebiliyordu.
İnanamıyordu. Hepi topu üç aç içerisinde, Birleşik Devletler’in en ücra eyaletlerinin birinin en ıssız kasabalarından birinden kalkmış buraya, bu ucu bucağı belirsiz New York’a gelmişti. Şimdi de, çatısı açılabilen çok lüks bir lokantada ıstakoz yiyip, şampanya içiyordu.
Karşısında, sevgiyle ona bakan sarışın, yeşil gözlü, çok yakışıklı bir adam oturuyordu ve Yunan ilahlarını andıran bu adam onun kocasıydı. Daha bu sabah sevişmişlerdi, öğlen yine........
