menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sui generis gölgesinde büyük risk: AB’de üretildi mi? AB ile birlikte mi üretildi?

20 0
25.02.2026

Normal koşullarda bana ayrılmış bir sütunda ders notu niteliğinde köşe yazısı yazmam. Ancak AB’nin ABD ve Çin’e karşı tarihinin en önemli korumacılığını gündeme getirdiği ve Türkiye’nin de büyük risk altında olduğu, ne yazık ki cehaletin had safhada olduğu günümüz koşullarında böyle bir yazıyı kaleme almak kaçınılmaz oldu. AB’nin Türkiye’yi dışlayarak ve aşağıda belirteceğimiz gümrük birliği olgusunu hiçe sayarak bu mal AB’de üretildi kararını vermesi halinde sadece otomotiv sektörü itibarı ile düşünürsek, uğrayacağımız yıllık kayıp iflas bayrağı çekmemiz için yeterli olabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğumuz yıl ana sanayii ile yan sanayiinin toplam ihracatı 45 milyar dolar seviyesine ulaşmış, bunun yüzde 70’i AB ülkelerine yapılmıştır dersek, meramımız belki daha iyi anlaşılır. Bu can acıtıcı girişten sonra, gelelim ders notlarına.

Latince olan bu kavramın tam Türkçesi kendine özgü ya da eski deyimiyle nev-i şahsına münhasırdır. Ben bütün dünya ile ortak dil olarak Latince halini kullanmayı tercih ediyorum. Öz Türkçeci arkadaşlar kusura bakmasın.

Bugünün AB’si, o günlerin AKÇT (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu – 1952) AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu -1958) ve EURATOM (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu – 1958) kurulurken uluslararası ilişkiler jargonuna yeni bir kavram girdi: uluslarüstü hukuk. Bu hukuk kendisini tanımlayan kurucu antlaşmalarını da diğer klasik uluslararası antlaşmalardan ayrı tuttu. Klasik uluslararası antlaşmalar kanun niteliğindeyken (yürürlüğe girdiği an bir statü yaratan, bir statüyü değiştiren ya da bir statüyü ortadan kaldıran) AB’ye kadar uzanan silsile içinde Avrupa entegrasyonunu belirleyen antlaşmalar kanun niteliği gösteren bazı maddeleri olsa da, çerçeve nitelik göstermekte, adı konmamış bir tür anayasal karakter içermekteydi. Diğer ifadesi ile örneğin AET’yi kuran antlaşma AET’yi kurmaktan ziyade AET’nin nasıl kurulacağını tarif ediyor, AB’yi kuran antlaşmada aynı doğrultuda AB’nin nasıl kurulacağını anlatıyordu. Esasen bugün geldiğimiz noktada pek çok tartışmanın kaynağı da aslında hala AB’nin kurulamamış olması, özellikle “Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası” alanında tatminkar adımlar atılmamış olması değil mi? Bu adımlar atılamadığı oranda Dünya’daki büyük değişimler karşısında AB’nin sesinin cılız çıkması, AB hukukunun yine sui generis yapısı karşısında karar alınamaması en büyük sorunlar olarak karşımıza çıkıyor,

Peki artık AB olarak adlandıralım, bu sui generis yapının bize etkisi ne?

Türkiye’nin AET ile kurduğu ilişkinin tarihi 12 Eylül 1963 (yürürlüğe giriş 1 Aralık 1964) Ankara Anlaşmasına kadar uzanır. Ankara Anlaşması Türkiye ile AET arasında bir ortaklık tesis eden ve nihai hedefi siyasi nitelikte yani tam üyelik olan bir anlaşmadır. Ancak anlaşmayı bu kadarı ile tarif etmek yanıltıcı olacaktır. Anlaşma pek çok yönü ile AET kurucu antlaşmasının bir kopyası niteliğinde olup, çerçeve mahiyetindedir. 1963 yılında anlaşmaya imza atanlar büyük olasılıkla pek de farkında olmadan anayasal karaktere sahip bir anlaşmaya imza atmışlardı. Özellikle gençlik yıllarımda bir dönem dostluğundan büyük onur duyduğum merhum Ziya Müezzinoğlu’nun, İsmet Paşa’nın anlaşmaya kuşkulu yaklaşımı üzerine sorduğu soru. “Ziya bu anlaşmadan istediğimiz zaman çıkabilir miyiz?” şeklindedir. Ziya Bey “tabi ki Paşam” deyince Ankara Anlaşması imzalanmıştır,

Neyse bu tarihi anektodu bir tarafa bırakıp, tarihin akışına geri dönersek, Anlaşmanın ortaya koyduğu çerçeveyi 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol doldurmuştur. Katma Protokol’e kadar geçen süre Anlaşma’nın hazırlık dönemiyken, Protokol ile birlikte geçiş dönemine girilmişti. Hemen bu noktada süreçle ilgili bazı yanlış anlamaları ve değerlendirmeleri gidermek üzere, Ankara Anlaşması’nın düzenlediği bu dönemlerin sonuncusu tam üyeliğe gitmesi gereken ve gümrük birliğine dayalı son dönemdi. Özellikle Sürecin sui generis yapısını dikkate almayan bazı ekonomistlerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının öne sürdükleri: “tam üye olmadan gümrük birliğine girmek hatalıdır, bir STA (Serbest Ticaret Anlaşması ) yeterli olurdu” ifadesi anlaşmanın tam üyelik hedefini ortadan kaldıracağı ölçüde doğal olarak kabul görmemiştir.

Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarih itibarı ile hukuken (de jure) gümrük birliğinin asimetrik olarak başladığını da kabul etmek gerekir. Bu tarih itibarı ile AET ülkeleri Türkiye’ye karşı uyguladıkları tarife ve tarife dışı engelleri kaldırmış, diğer ifadesi ile gümrük birliğinden kaynaklanan kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş, Türkiye’nin karşıt yükümlülüklerini yerine getirmesi 12 ve 22 yıllık listelerin konusu olmuştu. Bunlardan 12 yıl esasken, 22 yıl bazı hassas sanayi ürünlerini kapsıyordu.

Türkiye yaşadığı ekonomik zorluklar bahanesinin arkasına sığınarak bütün yükümlülüklerini yerine getirmeyi istisnai hassas ürünler listesine koyacak, burada da 1 Ocak 1995 esas olması gerekirken, 31........

© Muhalif