O BİRİ KİM? SEN DEĞİLSEN KİM?
O BİRİ KİM? SEN DEĞİLSEN KİM?
İftar saatiydi. Balkona çıktım.
Evimin karşısındaki büyük şehir parkında bir ateş yanıyordu. Küçük değildi. Öyle mangal dumanı gibi de durmuyordu. Bildiğin ateş…
Parkta genelde bekçi olur. “Görmüşlerdir,” dedim. “Birileri zaten haber vermiştir,” dedim.
Yarım saat geçti. Ateş hâlâ yanıyordu.
O an fark ettim ki yapılan deneylerdeki kalabalık psikolojisine aynen uymuştum.
Sorumluluğu görünmez bir kalabalığın omuzlarına bırakmıştım.
“Nasılsa biri aramıştır.”
Telefonu elime aldım. Parkın hemen yanındaki karakolu aradım. Adresi tarif ettim.
“Hemen yanınızdaki park,” dedim. Cevap netti: “Bizim alanımız değil, itfaiyeyi arayın.”
Bu defa itfaiyeyi aradım. “Emin misiniz? Bekçiler görürdü,” dendi.
Evet, görmeleri gerekirdi. Ama yanıyordu işte. Adres tekrar tekrar soruldu.
“Ona göre işlem yapılacak, hangi bölgeye giriyorsa,” dendi.
On dakika sonra itfaiye geldi. Ateş söndürüldü. Ekip hızlıydı. Müdahale yerindeydi.
Ama o ateş sönene kadar başka bir şeyle yüzleştim:
Sorumluluk ortada duruyordu.
Herkesin gözü önünde.
Ama kimse ilk hamleyi yapmak istemiyordu.
Önce ben “birileri arar” dedim.
Sonra devletin birkaç birimini arayıp onları adeta ikna etmek zorunda kaldım.
Birim çoktu, yetki çoktu, ama sorumluluğu ilk cümlede........
