Telefon Elimizde, Ailemiz Gözümüzün Önünde Kayboluyor
Telefon Elimizde, Ailemiz Gözümüzün Önünde Kayboluyor
Sabahın ilk ışıkları pencerenin perdesinden usulca içeri süzülüyor…
Bir serçe, evin önündeki ağacın en ince dalına konmuş, sanki yeni bir güne şükrediyor.
Rüzgâr, yaprakların arasından geçerken kim bilir hangi tesbihi fısıldıyor.
Gökyüzü, her sabah olduğu gibi yine Rabbimizin sanatını sessizce sergiliyor.
Çünkü kulaklarımız açık olsa da gönlümüz ekranlara kapalı kalmış.
Eskiden evlerimizde kuş sesleriyle yarışan çocuk kahkahaları vardı.
Çayın buharı, sohbetin sıcaklığına karışırdı.
Akşam olunca sofralar yalnızca yemek yenilen yerler değil, gönüllerin buluştuğu mekânlardı.
Baba evladının gözlerine bakardı.
Anne, yorgunluğunu bir tebessümle örterdi.
Dede anlattıkça torun hayal kurardı.
Şimdi aynı evler var.
Ama ruhları sessizce çekilip gidiyor.
Bugün dört kişilik bir aile aynı odada oturuyor.
Kimse birbirine kötü söz söylemiyor.
Ama kimse de birbirine bakmıyor.
Çünkü herkes, avuçlarının içine sığdırdığı küçücük bir dünyanın esiri olmuş.
İnsan bütün dünyayla konuşabiliyor da yanı başındaki çocuğuyla iki cümle kuramıyor.
Oyuncağını bırakıp babasının yanına geliyor.
Babasının cevabı ise gözlerini telefondan ayırmadan geliyor:
Çocuğun çocukluğundan eksiliyor.
Bir başka evde anne, kızının anlattığı cümleleri yarım yamalak dinliyor.
Bir video daha başlıyor.
Ve fark edilmeyen nice çocuk, sessizce büyüyor.
Sevgi eksikliği bağırmaz.
İlgi görmeyen kalpler gürültü çıkarmaz.
Onlar sadece yavaş yavaş içine kapanır.
Telefonlarımızı her gece şarja takıyoruz.
Peki sevgimizi en son ne zaman şarj ettik?
Bataryamız yüzde yüz…
Ama sabrımız yüzde........
