ALLAH TEÂLÂ SEVGİSİ SÜNNETE UYMAKLA MUKAYYETTİR
ALLAH TEÂLÂ SEVGİSİ SÜNNETE UYMAKLA MUKAYYETTİR
Metodik düşünmenin sahabe dönemindeki en büyük temsilcilerinden ve Kur’an âlimlerinden olan Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Kur’an bütünlüğü ile ilgili şöyle demektedir: “Kim Kur’an-ı Kerim’den tek bir harfi inkâr ederse bütün Kur’an’ı inkâr etmiş olur.”[1] İbni Mes’ud’un (r.a.) görüşünü tefsir ve teyit mahiyetinde büyük Hanefi Âlimi Serahsi (ö: 483/1090) de şöyle söylemektedir: “Kim ki bu dinin hükümlerinden birisini inkâr ederse “la ilahe illallah” hakikatini inkâr etmiş olur.”[2] Allah’ın (c.c.)varlığını kabul edip bu varlığın hayata emir ve yasaklarıyla, vahiy ve peygamber göndermek suretiyle müdahalesini kabul etmemek, dine Firavnî veya Ebucehlî bir yaklaşımdır. Bu ifadeleri sertlik formunda kullanmıyoruz. Söylemek istediğimiz, saymış olduğumuz küfür önderlerinin de hayata müdahale etmeyen bir din tasavvurunun peşinde olduklarını beyandır. Tarihsel ve ilmi bir tespittir. Hatta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisi bir hadislerinde konumuzla da ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim ki benim peygamberliğime iman etmezse Allah’a (c.c.) iman etmiş sayılmaz.”[3] Çünkü elçiyi kabul etmeyen, onu göndereni de gerçek anlamda kabul etmez. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.), birçok hadisinde “Muhammedün Resulullah” gerçeğinin kelime-i tevhidin bir rüknü olduğuna vurgu yapmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’deki ehli kitaba (Hıristiyanlara) muallim ve kadı olarak gönderdiğinde şu emri vermiştir: “Onları evvela Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına (teslisin reddine), Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın resulü olduğuna davet et. Buna itaat edip kabul ederlerse onlara günde beş vakit namaz kılmalarını bildir…”[4] Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletini kabul edip Müslüman olan ehli kitap için ise iki kat sevap verileceğine Hz. Peygamber (s.a.v.) şu buyruğu ile işaret etmektedir: “Üç grup insana iki kat sevap verilecektir. Bunlar; hem kendilerine gönderilen peygambere hem Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iman eden ehli kitap; sahibinin ve efendisinin hakkını yerine getiren köle; yanındaki bir cariyenin en güzel şekilde eğitim ve öğretimi ile meşgul olup sonra da özgürlüğüne kavuşturan ve akabinde onunla evlenen kimsedir.”[5] Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), iman iddiasında bulunan kimse için “en çok sevilen kimse” olmak zorundadır. Onu sevmekle onu göndereni sevmek arasında kesin bir ilgi vardır.[6] Bu ilgiyi Resullullah (s.a.v.) şöyle dile getirmiştir: “Sizden birinize ben, babasından, çocuklarından ve tüm insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmazsınız.”[7] Uhrevi kurtuluşun da tevhidin bu iki rüknünü birbirinden ayırmamakla mümkün olacağına hadiste değinilmiştir: “Kim ki Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna kalbinden sadakatle iman ederse mutlaka cennete girecektir.”[8] Tevhid kelimesinin ikinci rüknünü çıkardığınızda, dini de parçalamış olursunuz. Allah’ı kabul edip şeriatını inkâr yanlışlığına düşersiniz. Zira Hz. Peygamber, İslâm’ı tebliğ etmiş, kapalılıkları açıklamış, içeriğini yaşamak suretiyle örnek olmuştur. Kısacası, tebliğ, tebyin (dini hükümleri açıklamak) ve temsil ile görevlendirilmiştir. Bu üç göreve hüküm olmayan konularda teşri’ görevini de eklemek gerekir. Dolayısıyla Allah’a iman edilip Peygamber’e iman dışta tutulamaz. Peygambersiz anlayış ancak sahte peygamberler üretir. İslâm’da bu anlayış küfürdür.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) risaleti kabul edilmeden iman iddiasında bulunmak ve uhrevi kurtuluştan bahsetmek yukarıda da açıklandığı gibi mesnetsiz bir iddiadır. Kur’an’ın bütünlüğüne de aykırıdır. Konuyla ilgili ilimsiz ve insafsız iddiada bulunan ve bu çerçevede Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi muharref dinleri İslâm’ın seviyesine çıkarmak isteyenler bu hususla alakalı hadisleri kasıtlı olarak görmezlikten gelmektedirler. Değil hadisler ayetlere bile Kur’an bütünlüğü çerçevesinde bakmaktan aciz ve ilmek nakıstırlar. Bilinmeli ki Allah Resulünün (s.a.v.) buyrukları risalete ve kendi peygamberliğine iman hususunda........
