KALEM SURESİ 4. AYET: VAHYİN İNŞA ETTİĞİ AHLÂK – 2
KALEM SURESİ 4. AYET: VAHYİN İNŞA ETTİĞİ AHLÂK – 2
Toplumsal Ahlâk: İnsanların Birbirine Güvenebildiği Dünya
Ahlâk yalnızca bireysel fazilet değildir; toplumun görünmez taşıyıcı kolonudur. Bir toplumda doğruluk kaybolduğunda ticaret bozulur. Emanet duygusu kaybolduğunda kurumlar çürür. Adalet zayıfladığında hukuk güçlülerin aracı haline gelir. Merhamet yok olduğunda yoksul gözden çıkarılır. Hayâ kaybolduğunda mahremiyet metaya dönüşür. Sözün değeri kalmadığında insanlar birbirlerine güvenemez. Liyakat kaybolduğunda ehil olmayanlar karar makamlarına gelir. Eleştiri ahlâkı kaybolduğunda hakaret tartışmanın yerini alır. Güç ahlâkı kaybolduğunda yönetenler kendilerini dokunulmaz görmeye başlar. Böylece bireysel görünen ahlâksızlık zamanla toplumsal bir düzene dönüşür.
Bir esnafın terazide birkaç gram eksiltmesi küçük görünebilir. Fakat milyonlarca insan benzer zihniyetle hareket ettiğinde ekonomik hayat güvensizlik üzerine kurulur. Bir memurun yakınına ayrıcalık sağlaması küçük bir iyilik gibi gösterilebilir; fakat aynı anlayış devlet kurumlarına yerleştiğinde adalet çöker. Bir gazetecinin hoşlanmadığı kişiye yönelik doğrulanmamış bir bilgiyi yayması tek bir paylaşım gibi görülebilir; fakat bunun yaygınlaşması toplumun hakikatle ilişkisini bozar. Bir din adamının kendisine yöneltilen haklı eleştiriyi dini otoritesine saldırı gibi sunması kişisel bir savunma gibi görünebilir; fakat bu davranış yaygınlaştığında insanlar kişileri sorgulanamaz hale getirir. Ahlâk tam da küçük görünen davranışların toplumun büyük yapısını nasıl meydana getirdiğini anlamaktır.
Sosyolojik Bakımdan Ahlâk: Toplum Kimi Ödüllendiriyor?
Bir toplumun ahlâk seviyesini yalnızca insanların ne söylediğine bakarak anlayamayız; toplumun kimi yücelttiğine, kimi ödüllendirdiğine, hangi davranışları normalleştirdiğine bakmak gerekir. Eğer dürüst insan sürekli kaybediyor, yalancı insan sürekli kazanıyorsa; ehil insan geride bırakılıyor, ilişkileri güçlü olan yükseliyorsa; kanaatkâr insan küçümseniyor, gösteriş yapan insan örnek gösteriliyorsa; hakikati söyleyen yalnızlaştırılıyor, kalabalığın hoşuna giden sözleri söyleyen itibar kazanıyorsa toplum zamanla kendi ahlâksızlığını yeniden üretir.
Çocuk sadece ailesinin söylediğini öğrenmez; ailenin kimi takdir ettiğini de öğrenir. Genç yalnızca okulda anlatılan değerlerden etkilenmez; toplumun kime servet, şöhret ve itibar sunduğunu da gözlemler. Eğer toplum gençlere “dürüst olun” derken servetin kaynağını sorgulamıyorsa, “adaletli olun” derken kendi grubunun haksızlığını görmezden geliyorsa, “ahlâklı olun” derken başarıyı bütün değerlerin önüne geçiriyorsa genç kuşak söylenen sözden çok görünen çelişkiyi öğrenir. Böylece ahlâkın krizi aynı zamanda bir rol modeli krizine dönüşür.
Kalem Suresi’nin ilk dönemlerde Resûlullah’ın ahlâkını öne çıkarmasında bu açıdan muazzam bir hikmet vardır: Kur’an yalnızca ahlâk ilkeleri açıklamıyor; yaşayan bir örnek gösteriyor. İnsanların önüne, “Ahlâkın insan bedenindeki yürüyüşünü görmek istiyorsanız bu elçinin hayatına bakın” deniliyor. İslam’ın insan yetiştirme yöntemi yalnızca kitap okumak değildir; ilkelerin insanda görünür hale gelmesidir.
Ahlâk ve Güç: İnsanın Gerçek Sınavı
İnsanın ahlâkı çoğu zaman imkânsızlık içinde değil, imkân eline geçtiğinde ortaya çıkar. Güçsüz insanın mütevazı olması kolaydır; fakat yetki kazandığında aynı tevazuyu koruyabiliyor mu? Parası olmayan insan paylaşmanın önemini anlatabilir; zengin olduğunda paylaşabiliyor mu? Muhalefette olan insan adalet isteyebilir; yönetme gücü kendisine geçtiğinde muhalifine adalet gösterebiliyor mu? Kendisi eleştirilirken ifade özgürlüğünü savunabiliyor mu? Kendi yakını hata yaptığında da aynı ölçüleri uygulayabiliyor mu? Bunlar ahlâkın sınandığı yerlerdir.
Hz. Muhammed’in ahlâkının büyüklüğü yalnızca Mekke’de baskı altında bulunduğu dönemde görülmez. Mekke’nin fethinde de görülür. Çünkü güç dengesi değişmiş, yıllarca zulmeden insanların büyük bölümü onun karşısında savunmasız hale gelmiştir. İşte ahlâkın büyüklüğü burada anlaşılır: Güç, intikamın bahanesi yapılmaz. Bununla birlikte hakikat de pazarlığa açılmaz. Merhamet vardır fakat tevhid davasından geri dönüş yoktur. Affetme vardır fakat şirk ile uzlaşma yoktur. Yumuşaklık vardır fakat hak ile bâtıl arasındaki çizginin silinmesi yoktur. Bu denge, Kur’an ahlâkının belki de en önemli özelliklerinden biridir.
Ahlâk, Hakikatten Vazgeçmek Değildir
Bugün ahlâklı olmak bazen “kimseyi rahatsız etmemek” şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa peygamberlerin tamamı içinde yaşadıkları toplumların yanlışlarını dile getirdikleri için rahatsızlık meydana getirmişlerdir. Eğer ahlâk hiç kimseyi rahatsız etmemek olsaydı, Hz. İbrahim putlara karşı çıkmazdı; Hz. Musa Firavun’un zulmüne itiraz etmezdi; Hz. Muhammed Mekke’nin şirk düzenini sorgulamazdı. Yumuşak üslup başka şeydir, hakikati yumuşatmak başka şeydir. Güzel söz söylemek başka şeydir, yanlışın adını koymaktan kaçınmak başka şeydir.
Yüce ahlâk, hakikati söylerken insan onurunu koruyabilmektir. Yanlışa yanlış derken kişisel nefrete düşmemektir. Bir düşünceyi reddederken insanı aşağılamamaktır. Zulme karşı dururken kendisi zalimleşmemektir. Bâtıla itiraz ederken iftiraya başvurmamaktır. İnanç konusunda taviz vermemek fakat insanlara zorbalık yapmamaktır. Bu nedenle Kur’an ahlâkında tavizsizlik ile kabalık aynı şey değildir; yumuşaklık ile teslimiyet de aynı şey değildir.
Ticarette Ahlâk: Helâl Yalnızca Malın Adı Değildir
Kur’an ahlâkı pazara girdiğinde alışverişin biçimini değiştirir. Bir malın helâl olması yalnızca ürünün kendisiyle ilgili değildir; onu elde etme yolu da önemlidir. Aldatma, yanıltıcı reklam, kusuru gizleme, fiyat manipülasyonu, borcu bilerek geciktirme, işçinin hakkını eksiltme, insanların çaresizliğini fırsata çevirme, bilgi üstünlüğünü kullanarak karşı tarafı sömürme ahlâk sorunudur.
Bir insan namazına dikkat ederken işçisinin ücretini geciktiriyorsa kulluk hayatı parçalanmış demektir. Bir şirket hayır kampanyalarına büyük bağışlar yaparken çalışanlarına zulmediyorsa yaptığı hayır onun adalet borcunu ortadan kaldırmaz. Bir tüccar müşteriye “Allah bereket versin” derken ürünün kusurunu gizliyorsa dini sözlerle ticari davranış arasında ahlâkî bir uçurum oluşmuştur. İslam, ibadeti hayattan ayıran böyle bir parçalanmayı kabul etmez. Secdedeki insanla pazardaki insan aynı insan olmalıdır.
Ahlâkın en ağır sınavlarından biri siyaset alanıdır. Çünkü siyaset güç, menfaat, korku, aidiyet ve kalabalık psikolojisinin kesiştiği yerdir. İnsan kendi grubunun yanlışını savunmaya başladığında ahlâk siyasete kurban edilir. “Bizden olduğu için” yanlışı örtmek, “onlardan olduğu için” doğruyu reddetmek, rakibin........
