menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

8 0
02.08.2026

İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Hakikatin Önüne Dikilen Zihinsel, Siyasi ve Toplumsal Perdeler

İslam’ın önündeki en büyük engellerden biri, insanların İslam hakkında hiçbir şey bilmemesi değildir. Bazen asıl engel, İslam’ı bildiğini zannedenlerin onu yanlış bir çerçeve içerisinde anlaması, yorumlaması ve insanlara eksik biçimde sunmasıdır. Çünkü açık bir inkâr, çoğu zaman kendisini belli eder; fakat hakikatin diliyle konuşan yanlış, daha derin bir karışıklığa yol açar. İslam’a ait kavramları kullanan, ayetlerden söz eden, dini sembolleri öne çıkaran fakat hayatın temel ölçülerini başka düşünce sistemlerinden alan bir yaklaşım, insanlara hakikatin kendisini değil, hak ile batılın birbirine karıştırıldığı bulanık bir din anlayışını sunar.

İslam’ı anlamamak yalnızca Kur’an’ı okumamak, ayetlerin anlamını bilmemek veya dini meselelerde bilgisiz olmak değildir. İslam’ı anlamamak; Allah’ın insan için çizdiği yolu hayatın yalnızca belirli alanlarında geçerli görmek, vahyi parçalamak, dinin bazı hükümlerini kabul ederken bazılarını çağın şartlarına aykırı bulmak, ibadetleri önemserken egemenlik, ekonomi, eğitim, hukuk, ahlak ve toplumsal düzen konusunda başka ölçülere teslim olmaktır. Namaz kıldığı hâlde ticarette hile yapan, oruç tuttuğu hâlde işçisinin hakkını vermeyen, Kur’an okuduğu hâlde ırkçılığı savunan, dini konuştuğu hâlde zulüm karşısında susan insanın problemi yalnızca amel eksikliği değildir; aynı zamanda İslam’ın insan ve hayat tasavvurunu kavrayamama problemidir.

İslam, insanın yalnızca kalbine hitap eden manevi bir teselli sistemi değildir. O, insanın neye inanacağını, neye bağlanacağını, neyi ölçü kabul edeceğini, nasıl kazanacağını, nasıl yöneteceğini, nasıl hükmedeceğini, kimlerle dayanışacağını ve zulüm karşısında nasıl duracağını belirleyen bütünlüklü bir hayat yoludur. Bu bütünlük parçalandığında geriye ya sadece ibadetlerden oluşan dar bir dindarlık ya da siyasi çıkarların hizmetine sunulmuş ideolojik bir din yorumu kalır. Her iki durumda da İslam’ın hayat kuran, insanı dönüştüren ve toplumu adalet ekseninde yeniden inşa eden yönü görünmez hâle gelir.

Bugün İslam’ın anlaşılmasının önündeki temel engellerden biri, yanlış yorumların zamanla sahte mutlaklara dönüşmesidir. İnsanlar önce belirli bir düşünceyi, lideri, partiyi, devleti, mezhebi, cemaati veya geleneği İslam adına yorumlamaya başlar; ardından bu yorumu sorgulanamaz hâle getirir. Bir süre sonra vahiy, o yorumu değerlendiren ölçü olmaktan çıkar; yorum, vahyin üzerinde hüküm kuran bir otoriteye dönüşür. İnsanlar ayetleri kendi siyasi tercihlerine göre açıklamaya, dini ilkeleri bağlı oldukları yapının ihtiyaçlarına göre eğip bükmeye ve hakikati kendi aidiyetleriyle özdeşleştirmeye başlarlar. Böylece beşerî olan kutsallaştırılır, değişebilir olan mutlaklaştırılır, eleştirilebilir olan dokunulmaz hâle getirilir.

Bir siyasi partiyi İslam’ın tek temsilcisi gibi görmek, o partinin hatalarını din adına savunmak ve eleştirenleri dine karşı olmakla suçlamak bu yanlışın açık örneklerinden biridir. Parti, seçim kazanmak için kurulmuş bir siyasi yapıdır; İslam ise seçim dönemlerine, kadrolara ve iktidar hesaplarına indirgenemeyecek ilahi bir ölçüdür. Bir parti yönetimde dindar insanlara yer verebilir, dini söylemler kullanabilir veya bazı Müslümanların desteğini alabilir. Ancak bütün bunlar o partiyi hakikatin ölçüsü yapmaz. Eğer adalet zedeleniyor, yolsuzluk görmezden geliniyor, faiz düzeni sürdürülüyor, zulüm karşısında çıkar hesabı yapılıyor ve toplum milliyetçilik üzerinden yönlendiriliyorsa, burada dini sembollerin varlığı gerçeği değiştirmez.

Sahte mutlaklar yalnızca siyaset alanında oluşmaz. Devlet, millet, bayrak, lider, tarih, mezhep, gelenek, sermaye, piyasa, çoğunluk, bilim ve ilerleme gibi kavramlar da yanlış yerde konumlandırıldığında dinin önüne geçen yeni kutsallıklara dönüşebilir. İnsan, devleti adaletin aracı olmaktan çıkarıp eleştirilemez bir varlık hâline getirdiğinde, devletin yaptığı her şeyi doğru kabul etmeye başlar. Millet sevgisi ırk üstünlüğüne dönüştüğünde, insan kendi kavmine yapılan haksızlığı önemserken başka bir halka yapılan zulmü görmezden gelir. Bilim, Allah’ın yarattığı düzeni anlamanın bir yolu olmaktan çıkarılıp hayatın bütün anlamını belirleyen son merci hâline getirildiğinde, insanın ahlaki ve manevi boyutu yok sayılır.

İslam, hiçbir beşerî yapıya mutlaklık vermez. Çünkü mutlaklık yalnızca Allah’a aittir. Bir lider hata yapabilir, bir devlet zulmedebilir, bir cemaat yanlış yola sapabilir, bir âlim yanılabilir, bir gelenek bozulabilir ve çoğunluk batılı tercih edebilir. İslam’ın ölçüsü, insanların sayısı, makamı, gücü veya tarihsel itibarı değildir. Ölçü; hak, adalet, vahiy, ahlak ve sorumluluktur. Bu nedenle Müslüman, sevdiği kişiyi de desteklediği yapıyı da bağlı olduğu geleneği de vahyin ölçüsüne arz etmek zorundadır. Aksi hâlde din, kişinin aidiyetlerini sorgulayan bir hakikat olmaktan çıkar; aidiyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşür.

İslam’ın önündeki engellerden biri de sahte mutlakların gölgesine sığınarak dini var etmeye çalışma yanılgısıdır. Bazı insanlar İslam’ın ancak güçlü bir devletin, belirli bir siyasi partinin, milliyetçi bir söylemin, modern ideolojilerin veya küresel sistemin sunduğu imkânların içinde yaşayabileceğini düşünür. Bu sebeple İslam’ın ilkelerini açıkça savunmak yerine, onu mevcut düzenin kabul edeceği ölçüde yumuşatmaya çalışırlar. Faize doğrudan karşı çıkmak yerine “şartlar bunu gerektiriyor” denilir. Laik hayat düzeni eleştirilmek yerine “din özgürlüğü sağlandığı sürece problem yoktur” anlayışı benimsenir. Milliyetçilikle ümmet düşüncesi arasında çelişki olmadığı ileri sürülür. İslam’ın adalet anlayışı yerine piyasanın, devlet çıkarının veya çoğunluğun iradesi esas alınır.

Oysa İslam, var olmak için batılın himayesine muhtaç değildir. Hakikat, gücünü bir ideolojinin desteğinden, bir devletin izninden veya bir partinin korumasından almaz. İslam’ı batıl bir sistemin gölgesinde büyütmeye çalışmak, çoğu zaman İslam’ı güçlendirmez; aksine o sistemi meşrulaştırır. İnsanlar, dini söylem kullanan yöneticiler sebebiyle düzenin İslamileştiğini düşünmeye başlar. Oysa çoğu zaman değişen düzen değil, düzeni yöneten kişilerin görünümüdür. Kanunlar, ekonomik yapı, eğitim anlayışı, kültürel hedefler ve egemenlik ilişkileri aynı kaldığı hâlde, muhafazakâr kadroların yönetime gelmesi İslam’ın hayata hâkim olduğu anlamına gelmez.

Hak ile batılı aynı yolda yürütmeye çalışmak, İslam’ın önündeki en tehlikeli sapmalardan biridir. Çünkü hak, Allah’ın belirlediği ölçüler üzerine kurulur; batıl ise insanın hevasını, çıkarını, gücünü ve kendi hüküm koyma yetkisini merkeze alır. Bu iki yol bazı kelimelerde, bazı geçici menfaatlerde veya belirli hedeflerde yan yana görünebilir; fakat yöneldikleri istikamet farklıdır. Hak, insanı Allah’a kulluğa çağırırken batıl insanı sisteme, güce, mala, makama, millete veya ideolojiye bağlar. Hak, adaleti çıkarın üstünde tutarken batıl çıkarı adaletin önüne geçirir. Hak, insanı hesap verebilir kılarken batıl güçlü olanı dokunulmazlaştırır.

Hak ile batılı uzlaştırmaya çalışan yorumlar, ilk bakışta ılımlı, makul ve çağdaş görünebilir. Fakat zamanla hakikatin sınırlarını belirsizleştirir. Faizli ekonomik düzen ile İslam ekonomisinin uyumlu olabileceğini söylemek, milliyetçilik ile ümmet anlayışını aynı zeminde buluşturmak, laiklik ile tevhid arasında esaslı bir çatışma olmadığını ileri sürmek, sınırsız tüketim kültürü ile İslam ahlakını uzlaştırmaya çalışmak bu bulanıklığın örnekleridir. Bu yorumlar, doğrudan inkâr üretmez; fakat insanların yanlış sistemi meşru görmesine yol açar. Böylece batıl, İslam’a karşı savaşmadan İslami........

© Mir'at Haber