MESİH-MEHDİ İNANCININ “YENİ OKUMA”SI
MESİH-MEHDİ İNANCININ “YENİ OKUMA”SI
Gerek Hz. İsa’nın nüzulünü gerekse Mehdi’nin zuhurunu İslam nokta-i nazarından kabul etmeyenler var, İbn Haldun bunların başında gelmektedir. Fazlurrahman “İslam” adlı kitabında “Mesih ve Mehdi inancının resmi Sünni Kelam sistemine sokulmamakla beraber Sünni halk arasında daima önemini koruduğunu, bu fikir veya inancın ahlaki zaaflara yol açtığını, beşerin itici gücünü körelttiğini”, velilerin kerametlerinin de aynı olumsuz etki bıraktığını belirtir. (1) Bunun kitlelerin potansiyel performansı üzerinde hangi düzeylerde olumsuz etki bıraktığı dikkate almaya değer. En azından teorik olarak, kurtarıcı Mesih-Mehdi beklentisinin kitleleri ne zaman tahakkuk edeceği belli olmayan olağanüstü bir vakaya bağladığı ve bunun da pasif bir bekleyişe sebebiyet verdiği açıktır.
Fakat bu, bir ütopya olsa bile, her ütopya aynı zamanda mevcut olana karşı bir muhalefettir, bir gelecek tasarımıdır. O halde, bu beklentinin dini bakımdan sıhhat derecesinden hareketle bütünüyle etkisini ortadan kaldırmak mümkün değilse, işaret ettiği fonksiyonların ve misyonun aktif yorumu ve tefsiri sayesinde kitleler ataletten kurtarılıp harekete geçirilemez mi? Bu, önemli bir sorudur ve işte geçen yüzyılda Said Nursi ve İmam Humeyni bu sorunun cevabını aramıştır.
Üstad, Mehdi’nin görevini şöyle anlatır: “Gelecek Mehd-i Resulün temsil ettiği kutsal cemaatin manevi şahsiyetinin üç görevi vardır. Bunlar: İmanı kurtarmak; Peygamberin halifesi unvanıyla İslam’ın farklı yönlerini ihya etmek; zamanın etkisiyle Kur’an hükümlerinde ve şeriat kanunlarında görülen birçok değişiklik sebebiyle o zat bu en büyük görevi yapmaya çalışır.” (2)
Üstad, fen ve felsefenin saldırıları ve maddeci (materyalist) hastalıkların insanlara nüfuz etmesiyle imanın tehlikeye girdiğini; bu çerçevedeki felsefe akımlarına ve materyalizme cevap verilmesi gerektiğini söyler. Bunu da Mehdi’nin görevlerinden ilki olarak sayar. Mehdi’nin ikinci görevi dinin şiarlarını diriltmek, yeni ve asli bir bilinç kazandırmak. Üçüncüsü de ahkamın işlerlik kazanmasına paralel olarak Müslümanların birliğini tesis etmek. (3) Onun nazarında “Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmaktır” (4). En önemlisi veya başlangıç noktası imanın kurtarılmasını hedef alan inanç ve tefekkür hamlesidir; ikincisi sayısal bir güç ve maddi kuvveti gerektirir; sonuncusu ise bunlara bağlı olarak bir süreç işidir.
Mesih veya Mehdi’nin bedensel olarak gelişleri Cenab-ı Hak cephesinden imkansız değildir; elbette nüzul ve zuhur Kadir-i Mutlak Allah’ın muradı ise, ben de ‘imkansız/muhal’ görmem. Allah murad ederse, öte dünyanın en ücra köşesinden alıp dünyaya getirir, İsrafil aleyhisselam ikinci defa Sur’a üfürmeden (Kalk vaktinden) önce, binlerce sene uyutulmuş/uyuşturulmuş bedeni canlandırıp ayağa kaldırabilir (36/Yasin, 52). Her kozmik ve tabiat olayının belli yasalara göre cereyan ettiği varlıkta, yasaların ihlali muradına ve iradesine bağlı yüce Allah’ın yed-i kudretindedir, O’nun bilgisi, kudreti, iradesi sayesinde vuku bulmaktadır ve bu Mutezile’nin iddia ettiğinin aksine O’nun hikmetini nefyetmez. İsimlerin ezdadı, Zat’ta tenakuzu gerektirmez; belki her biri zıddının tecelli ve mazharını mümkün kılar. Çünkü mutlak Zat Vacibul Vücud iken, isim ve sıfatları Mümkün’il vücud varlık aleminde tezahür eder ve iş/işlev görür. Bu böyledir, çünkü O “Rabbu’l alemin”dir (1/Fatiha, 1).
Daha manevi okuma açısından, şahsiyetlerini inkar etmemekle beraber sanki Üstad Said Nursi ve İmam Humeyni’nin genel kanaatleri bu her iki zatın gelişlerinin fiziki ve fizyolojik olmaktan çok, bir fonksiyon, misyon ve görev çerçevesinde tahakkuk edeceği........
