İNATÇI ZORBA
İbrahim (14) suresinin 13-15 ayetler kümesi, enteresan bir kişilik profilinden söz eder: Cabbarun aniyd: İnatçı zorba!
Geçmişte kavimlerini, Allah’a kulluğa ve bununla bağlantılı olarak doğru yola, adalete ve ahlaki hayat sürmeye davet eden peygamberlere karşı çıkanlar inatçı zorbalar olarak nitelenir. Tarihte ve günümüzde zorbaların takındığı tutum hep aynı olagelmiştir: Zorbalıkla tahakküm altına almak istedikleri kimseleri ya etnik arındırmaya tabi tutmak (İsrailli siyonistlerin Filistinlilere ve Gazzelilere yaptıkları gibi) veya herkesi kendi adaletsiz yasalarla ayakta tuttukları sosyopolitik düzene (millet) boyun eğdirmek isterler (Trump’ın Amerikası).
13. ayette “veya dinimize geri döneceksiniz” cümlesinde geçen “din”in orijinal karşılığı “millet”tir. Buradaki kullanımıyla millet; vaz’edilmiş kanunlar mecmuası ve bunların düzenlediği yaşama tarzını ifade eder. İnkârcılar, kendilerini Allah’a kulluğa ve bununla bağlantılı ilahi hükümlere göre yaşamaya davet ettiklerinde, zorbalar bunu reddediyorlar, reddetmekle yetinmeyip elçilerin kendileri gibi inanmaya, kurdukları düzenin kurallarına, yasalarına uymaya ve kendileri gibi yaşamaya da zorluyorlar. Bu inkârcıların, küfrün tabiatı dolayısıyla din ve vicdan özgürlüğüne, farklı yaşama tarzlarının, birden fazla inanç ve şeriatın bir arada yaşamasına açık olmadıklarını ima etmektedir.
Din bir inanma, düşünme ve yaşama biçimidir; her inanma, düşünme ve yaşama biçimi bir dindir, binaenaleyh, dinsizlik olmadığı gibi, yeryüzünde dinsiz de yoktur. İşte bu anlamdaki dine, dinin öne çıkan yaşama biçimine “millet” denir. İnkârcılar, kendi ülkelerinde hakim kıldıkları ve güç sahibi olduklarında yeryüzünün tamamında kılmak isteyecekleri yaşama biçimine, düzene (millete) uymayı zorunlu kılmışlar, bundan kopmak isteyen peygamberleri sürgünle tehdit etmişlerdir (7/A’raf, 88-89. Peygamberlere karşı takınılan bu şiddete dayalı tutum, o topluluğun yok oluşunun sebebi, başka bir deyişle cezası olmaktadır. Çünkü zorbalar haksız bir tasarrufta bulunurlar, zulüm üzere yaşama ve başkalarını da kendileri gibi zalimce tutum almaya zorlamaktadırlar. (17/İsra, 76-77).
Zalimlerin yok olmasının sonucu, elçilerin ve onlara tabi olanların yurtlarında iktidar olması, ilahi hükümleri hükümran, bağımsız ve özgür insanlar olarak tatbik etme imkânını bulmasıdır. “Arza iskân” sürgün tehlikesinden uzak, güvenlik içinde ve hükümran olarak yaşama imkân ve kudretine sahip olmak demektir (Bkz. 7/A’raf, 137 ve 33/Ahzab, 27). Eninde sonunda Allah’ın huzuruna çıkacağını bilip bunun korkusunu kalbinde taşıyanlara, bu çerçevede yeryüzünde iskân bir bağış, bir ayrıcalıktır. (79/Naziat, 40). “Makam”ın Allah’ın kulları üzerinde kayyum olması, onları sürekli bir biçimde gözetlemesi anlamına geldiği de söylenmiştir.
Bu imkân ve bağışın kolayca verildiğini sanmak yanıltıcı olur. Elçiler, öylesine zorlandılar ki, sonunda yardım ve zafer (fetih) istediler, bunu içten niyaz ettiler: “(Elçiler) Fetih istediler” (14/15).
Elçilerin istediği fetih, bildiğimiz bir yerin askeri ve siyasi olarak ele geçirilmesi değil, ilahi yardımdır, bu İbn Abbas’ın fetih kelimesine verdiği manadır. Bir başka görüşe göre fetih, hakkı ve adaleti temsil eden peygamberler ile batılı ve zulmü temsil eden zorbalar arasında yüce Allah’ın ikisinin arasını ayırmasıdır. Buna göre ilk manayı kabul ettiğimizde peygamberler, maruz kaldıkları zulüm karşısında yardım, ikinci manayı kabul ettiğimizde peygamberler kendileri ile zorbaların arasını Allah’ın ayırmasını talep etmeleri anlamındadır. “Ayırma” talebinin zorbaların aleyhine olmak üzere ceza ve azaba matuf olduğu........
