menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni Dönemin Şifreleri: Çoklu Krizler Çağı

15 0
08.03.2026

Son dönemlerde sosyal medyada sık sık tüm dünyada kriz yaşanırken, “Roket adam Kuzey Kore lideri Kim-Jong Un oyunun dışında kaldı” mahiyetinde tebessüm ettiren paylaşımlar görüyoruz. Güncel küresel gelişmeleri mizahi olarak ele alan sosyal medya kullanıcıları aslında İran-ABD/İsrail çatışmasının Orta Doğu'ya yansımasına, Pakistan-Afganistan gerilimine, Rusya-Ukrayna Savaşı’na ve irili ufaklı nice krizlere bir nevi gönderme yapıyorlar.

Durum aslında biraz gerçekten de böyle. Yaşadığımız gezegen artık maalesef yepyeni bir döneme, yani “Çoklu Kriz” çağına girmiş gibi duruyor.

“Çoklu Kriz” (polycrisis) kavramı ilk olarak Fransız düşünür ve sosyolog Edgar Morin tarafından ortaya atılmış, daha sonra küresel politika ve ekonomi tartışmalarında yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bu kavram, tek bir büyük sorunla değil; aynı anda birbirini besleyen, tetikleyen ve derinleştiren birçok küresel krizin iç içe geçtiği bir dönemi ifade eder. Bu çağda askeri çatışmalar, ekonomik dalgalanmalar, enerji ve gıda krizleri, teknolojik rekabet ve kurumsal çürüme gibi farklı alanlardaki sorunlar birbirinden bağımsız değildir. Aksine biri diğerini besleyen zincirleme bir etki meydana getirir.

Bir bölgede yaşanan savaş enerji fiyatlarını etkiler, enerji fiyatları küresel ekonomiyi sarsar, ekonomik dalgalanma siyasi gerilimleri artırır ve böylece krizler adeta birbirini doğuran bir kısır döngüye dönüşür. Bugünün dünyasında yaşanan meselelerin en temel özelliği de budur: krizlerin tekil değil, iç içe geçmiş ve çok katmanlı olması.

Dünyanın birçok noktasında, yukarıda da belirtildiği gibi aktif savaş yaşanırken diğer yandan dünya yeni krizlere de adeta gebe gibi duruyor. Küba, Grönland, Tayvan gibi başlıklar jeopolitik gündemde saatli bomba gibi bekleyen dosyalar olarak sıralarını bekliyor.

Öte yandan çoklu kriz çağının en çarpıcı cephelerinden biri de Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerdir. Gazze’de uzun süredir devam eden soykırım, trajedi yalnızca bölgesel bir mesele değil; küresel güç dengelerinin, enerji politikalarının ve uluslararası sistemin adalet iddiasının da bir sınavına dönüşmüş durumdadır. Gazze’de yaşananlar bir yönüyle insanlık vicdanını yaralarken diğer yönüyle uluslararası kurumların ne kadar işlevsiz hale geldiğini de gözler önüne serdi. İran ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail arasında giderek sertleşen gerilim ise bu çatışmanın daha geniş bir coğrafyaya yayılma ihtimalini sürekli gündemde tutuyor. Bu nedenle Gazze meselesi ve İran merkezli gerilimler, çoklu kriz çağının yalnızca bir parçası değil, aynı zamanda onun sembolik başlıklarından biri haline geldi.

Üstelik sadece askeri ve siyasi krizlerle de uğraşmıyoruz. Dünya bu dönemde çok farklı krizlerle de karşı karşıya. Örneğin dünya genelinde ekonomik durgunluk giderek daha ciddi bir hal alıyor. 1929 yılı ABD Büyük Buhran'ının yüzüncü yılına doğru küresel ekonomik sistem yeni uyarı sinyalleri veriyor. Bozulan tedarik zincirleri, enerji fiyatlarındaki istikrarsızlık ve silahlanmaya daha büyük bütçelerin ayrılması bu sinyallerin bazıları.

Üstelik kurumsal çürüme de cabası. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere hemen hemen her uluslararası kuruluş işlevsiz hale gelmiş durumda. Büyük çaplı organizasyonlar artık referans alınan platformlar olmaktan çıktı. Bu yapılar giderek daha fazla lobicilik yarışının yürütüldüğü, “dostlar alışverişte görsün” mantığının hâkim olduğu kurumlara dönüştü.

Ve en önemlisi dünyada artık gerçek anlamda bir güç dengesi kalmamış gibi görünüyor. 1991 sonrası dünyada tek süper güç olarak kalan ABD uzun süre kendisini küresel düzenin belirleyicisi olarak konumlandırdı. Önceleri kendisini “dünyanın jandarması” olarak tanımlayan ABD bugün birçok noktada adeta sistemin “gardiyanı” gibi hareket ediyor. 1991 Irak saldırısının ardından Somali’den İran’a kadar geniş bir coğrafyada askeri ve siyasi müdahalelerde bulunması, küresel düzenin doğal sosyo-ekonomik akışını da ciddi biçimde etkiledi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından oluşan tek kutuplu dünya düzeni artık ciddi biçimde aşındı. ABD’nin mutlak hâkimiyeti üzerine kurulan sistem hem ekonomik hem de siyasi açıdan sorgulanıyor. Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden sahneye çıkma çabası ve bölgesel güçlerin daha bağımsız politikalar izlemeye başlaması uluslararası sistemi çok daha karmaşık bir yapıya sürüklüyor.

Buna ek olarak küresel ekonomi de ciddi bir dönüşüm sancısı yaşıyor. Uzun yıllar boyunca serbest ticaret ve küreselleşme üzerine kurulu olan ekonomik model artık eskisi kadar istikrarlı görünmüyor.

2008 Küresel Finans Krizi ile ne kadar yapay olduğu ortaya çıkan bu sistem köklü bir değişime hazırlanıyor. Pandemi süreciyle birlikte kırılan tedarik zincirleri, enerji güvenliği meselesi ve stratejik hammaddeler üzerindeki rekabet ülkeleri yeniden korumacı politikalara yöneltiyor. Bu durum ise dünya ekonomisini daha parçalı ve daha kırılgan hale getiriyor.

Enerji ve gıda güvenliği de çoklu kriz çağının en önemli başlıklarından biri haline geldi. Küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar petrol ve doğalgazın jeopolitik bir araç olarak kullanılmasına yol açıyor. Aynı şekilde sosyoekonomik gelişmelerin etkisiyle tarımsal üretimde yaşanan dalgalanmalar da gıda krizini derinleştiriyor. Bu gelişmeler özellikle gelişmekte olan ülkeler için ciddi sosyal ve ekonomik riskler barındırıyor.

Bir başka önemli mesele ise teknolojik rekabetin giderek sertleşmesi. Yapay zekâ, yarı iletkenler, siber güvenlik ve uzay teknolojileri gibi alanlarda yaşanan yarış artık sadece ekonomik değil aynı zamanda stratejik bir mücadele alanına dönüştü. Devletler bu alanlarda üstünlük sağlamak için büyük yatırımlar yaparken teknoloji savaşları da uluslararası gerilimleri artırıyor.

Peki, bu çoklu kriz çağından çıkış mümkün mü?

Her şeyden önce uluslararası sistemin yeniden dengelenmesi gerekiyor. Küresel kurumların daha adil ve kapsayıcı bir yapıya kavuşturulması artık bir zorunluluk haline geldi. Bugünün dünyasında 2.Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumların aynı yapıyla devam etmesi gerçekçi değil. Daha dengeli bir temsil sistemi ve daha etkin karar mekanizmaları kurulmadan küresel krizlerin çözümü oldukça zor.

Bunun yanında bölgesel iş birliklerinin güçlendirilmesi de büyük önem taşıyor. D-8, İslam İşbirliği Teşkilatı, ASEAN, Türk Devletleri Teşkilatı ve Afrika Birliği gibi bölgesel yapılar yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi istikrar açısından da önemli roller oynayabilir. Bölgesel dayanışma mekanizmaları küresel sistemde oluşan boşlukları kısmen de olsa doldurabilir.

Elbette tüm bunların yanında en temel mesele barış kültürünün yeniden güçlendirilmesidir. Silahlanmaya ayrılan devasa bütçeler yerine insanlığın ortak sorunlarına odaklanılması gerekiyor. Eğitim, bilim, teknoloji ve sürdürülebilir kalkınma alanlarına yapılacak yatırımlar uzun vadede dünyayı daha istikrarlı bir noktaya taşıyabilir.

Kısacası dünya bugün gerçekten de yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor. Çoklu kriz çağının getirdiği belirsizlikler her ne kadar endişe verici olsa da aynı zamanda yeni bir uluslararası düzenin kurulması için de bir fırsata dönüşebilir. Bu fırsatın nasıl değerlendirileceği ise büyük ölçüde devletlerin, toplumların ve uluslararası kurumların göstereceği ortak iradeye bağlı olacak.


© Milli Gazete