menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Biz niye geri kaldık?

45 0
03.03.2026

“Biz niye geri kaldık, bizden başkaları niye ilerledi?” sorusu, modern zamanlarda Müslüman zihnin en ısrarlı, en sancılı ve belki de en yanıltıcı sorusudur. Bu soru, ilk bakışta masum bir muhasebe çağrısı gibi görünür. Oysa çoğu zaman, kendi içinde taşıdığı örtük kabullerle zihni belirli bir istikamete zorlar. Soru, ilerlemeyi tekil bir modelle özdeşleştirir; geri kalmışlığı da o modele olan mesafeyle ölçer. Böylece daha cevap verilmeden istikamet tayin edilmiş olur.

Oysa asıl mesele, “geri kalmak” ile “ilerlemek” kavramlarının hangi ontolojik ve ahlaki zeminde anlam kazandığıdır. Eğer ilerleme yalnızca maddi üretim kapasitesinin artışı, teknolojik hâkimiyetin genişlemesi ve siyasi nüfuzun yayılması olarak tanımlanırsa, sorunun cevabı da kaçınılmaz biçimde taklit olacaktır. Çünkü bu tanımın kurucu referansı zaten başkasıdır. Böyle bir zeminde kendi kavramsal dünyamızı kurmadan, sadece başkasının ölçütlerini içselleştirerek mesafe kapatmaya çalışırız. Bu ise ilerleme değil, gecikmiş bir tekrar üretimidir.

Bu ifadelerin arka planında yer alan temel iddia şudur: Ümmetin yaşadığı kriz, esasen “aklın eskimesi” krizidir. Bu teşhis son derece önemlidir. Zira burada mesele, aklın yokluğu değil; işlev kaybıdır. Elbise nasıl yıpranırsa, akıl da yıpranır. Bu yıpranma bazen geçici bir zayıflık olarak ortaya çıkar; toplum kısa bir sarsıntıdan sonra yeniden toparlanır. Ancak bazen akıl donuklaşır, kavram üretme ve istidlal kurma kudretini kaybeder. İşte asıl tehlike burada başlar.

Aklın eskimesi, sadece bilgi eksikliği değildir. Daha derin bir şeydir: Anlam üretme yetisinin körelmesi. Kavramların içinin boşalması, düşüncenin başkalarının terminolojisiyle konuşmaya başlamasıdır. Bu noktada toplum, kendi varoluşunu başkasının diliyle ifade etmeye çalışır. O dil ise, kaçınılmaz olarak başka bir ontolojinin ve başka bir değer sisteminin taşıyıcısıdır.

Bu yüzden soruya verilen cevapların birbirini boğması şaşırtıcı değildir. Kimileri köklü bir kopuşu savunur; kimileri seçici bir adaptasyonu. Biri “tam teslimiyet”i, diğeri “akıllı benzeme”yi önerir. Fakat her iki yaklaşım da ilerlemeyi başkasına benzemekle özdeşleştirir. Paradoks tam da burada ortaya çıkar: İlerlemek için kendinden vazgeçmek gerektiği düşünülür. Böylece özgürleşme iddiası, bilinçli bir bağımlılığa dönüşür.

Oysa bir........

© Milli Gazete