Asıl felaket kaybetmek değil, hesap vermemek
Milli takımın bütün maçlarını kaybetmesi, kaybederken de hiçbir olumlu ışık vermemesi ne oyuncu bazında ne de oyun bazında bir gelişme umudu ortaya koyamaması, artık meseleyi yalnızca teknik ve taktik tercihler üzerinden değerlendirmeyi imkânsız hale getiriyor. Burada daha büyük, daha yapısal bir problem var. Oyuncuları bile olduklarından kötü gösteren bu gevşekliğin, düzensizliğin ve başıboşluğun elbette teknik, taktik ve sportif birçok boyutu bulunuyor. Ancak Montella’nın pişkinliği de federasyon yönetiminin gamsızlığı da futbolun giderek kaosa doğru sürüklendiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu ülkede kimse istifa etmiyor, kimse mahcup olmuyor. Rezil olmak, sorumluluk almak, başarısızlığın hesabını vermek neredeyse artık sözlüğümüzden çıkmış kavramlar. Bu kadar tuhaflık ve tutarsızlık başka bir yerde olmaz. Sadece bizde olur.
Milli takım, bir ülkenin futboldaki vitrini olduğu kadar, o ülkenin kurumlara, liyakate ve ortak kurallara bakışının da aynasıdır. Sahadaki dağınıklık çoğu zaman yalnızca sahada başlamaz. Kurumun zihniyeti sahaya yansır. Eğer federasyonun ne yapmak istediği belli değilse, teknik heyetin üzerinde gerçek bir sportif denetim yoksa, oyuncu seçimlerinde süreklilik ve ölçülebilir kriterler bulunmuyorsa, forma adaleti konusunda kamuoyunun ikna edilebildiği bir sistem kurulmamışsa, sahadaki oyunun da bir süre sonra anlamsızlaşması kaçınılmazdır. Futbolcuların yetenekleri ne kadar yüksek olursa olsun, kötü yönetilen bir yapı onların kapasitesini ortaya çıkaramaz; tersine, onları olduklarından daha yetersiz gösterir.
Buradaki temel sorunlardan biri plansızlıktır. Milli takımın hangi futbol anlayışı üzerine inşa edildiği konusunda açık ve ikna edici bir fikre sahip değiliz. Pres yapan mı, geride bekleyen mi, topa sahip olan mı, geçiş oyunu oynayan mı, fiziksel mücadeleyi önceleyen mi bir takım........
