“Hoş geldi ya Şehr-i Ramazan… ama kime?”
On bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif, bir kez daha kapımızı çalıyor. Asırlardır bu topraklarda Ramazan demek; mahyalar demek, iftar topu demek, sahurda davulcunun manisi demek, komşunun kapısını sessizce çalan bir yardım eli demekti. Türkiye’nin dört bir yanında minareler arasına asılan “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazıları, sadece bir ayın gelişini değil; rahmetin, bereketin, paylaşmanın gelişini müjdelerdi.
Ramazan ayı, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ay olarak İslam âleminde müstesna bir yere sahiptir. Hz. Muhammed’in (sav) müjdelediği bu mübarek zaman dilimi, yoksulun gözetildiği, zenginin imtihan edildiği, sofraların büyüdüğü bir aydı. Zekât bu ayda daha bir titizlikle hesaplanır, fitreler incitmeden ulaştırılır, infak eden el verdiğini gizlerdi.
Eskiden mahalle kültürü vardı. Kim muhtaç, kim değil bilinirdi ama kimsenin onuru zedelenmezdi. Zengin, zekât verecek insan arardı; ihtiyaç sahibi ise kapısını çalana “Allah razı olsun” diyerek dua ederdi. Yardım etmek, bir gösteriş değil, bir vicdan meselesiydi.
Bir mâni söylerdi sahur davulcusu:
Her gönülde süsü var.”
Bugün ise manzara değişti. Artık ihtiyaç sahipleri saklanmıyor; saklanamıyor. Çünkü yoksulluk münferit değil, kitlesel. Yoksulluk sınırında yaşayan milyonlar, açlık sınırının altında nefes almaya çalışan geniş kitleler var. Market raflarına her gidişte değişen etiketler,........
