menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fatih’leri yetiştiren iksir: Hesap şuuru

8 0
latest

Biz çocuklarımızı sanki hiç ölüm olmayacakmış, bu dünyanın ötesinde bir ebedî sonsuz âlem yokmuş gibi yetiştiriyoruz. Oysa çocuklarımızı ölüm hakikati ve ebedi hayatın müjdesiyle terbiye edersek, onları istikbalin fırtınalarına karşı sarsılmaz bir imanla teçhiz etmiş oluruz. Asıl mesele, biz yetişkinlerin de ölüm yokmuş gibi davranması ve hesap günü gelmeyecekmiş gibi hareket etmesidir. Bu hal, ister istemez çocuklarımızın yetişme tarzına da sirayet ediyor.

Biz küçükken Erzurum’da büyüklerimizden, ninelerimizden şu sözü çok işitirdik: "Oğlum ölüm var, kimseyi incitme!", "Ölüm var, harama el uzatma!", "Ölüm var, lüzumsuz işleri ve kızların canını yakmayı bırak!" Bu hakikati devamlı işiten çocuklar, daha küçük yaşta ahiret inancıyla hareket etmeyi öğrenirlerdi. Küçüklükte başlayan bu dikkat ve şuur, ileriki yaşlarda da onların karakterini şekillendiriyordu. İstisnalar kaideyi bozmaz; ancak genel itibarıyla ahiret inancıyla donatılan bir çocuk, her alanda daha hassas ve temkinli davranır.

Risale-i Nur’lardan aldığımız dersle ifade edersek: "Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayrimüslim birisinin İslâmiyeti kabul etmesi kadar zor olur, yabanî kalır."

Şimdi bazıları çıkıp, "Ölüm hakikatini, ahiret inancını çocukların kafasına doldurmanın ne alakası var?" diyebilirler. Evet, çok alakası var! Batı, çocukların ruhuna başka şeyler doldurdu da ne oldu? Hangi merhamet destanını sergilediler? Hangi insancıl adımları attılar? Madem ahiret inancı gereksiz diyorsunuz; peki, ilkokul birinci sınıftan itibaren "Batı uygarlığı" diyerek zihinlerini yıkadığınız çocuklardan hangi müspet neticeyi aldınız?

Oysa Asr-ı Saadet’e, sahabi hayatına ve onları takip eden nurlu nesillere baktığımızda; küçük yaşta Allah inancı ve hesap verme şuuruyla yetişen o çocukların, ana babalarına karşı "öf" bile demeyen, vatanına ve milletine faydalı birer şahsiyet olduklarını görüyoruz. Eğer ölüm olmasaydı ve dünya ebedi olsaydı, "Bunlara gerek yok" diyebilirdiniz. Fakat en biricik hakikat ölümdür ve asıl gaye Allah’ı razı etmektir. Bizler bu hakikati kendi halimize yansıtarak çocuklarımıza örnek olursak; merhametin, ahlakın ve adaletin yeniden tesis edildiği tertemiz nesillerin yetişmesine vesile olabiliriz.

Çocuklarımıza "hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için" gayret etmeyi öğretmek; hem bu dünyayı bir nevi cennete çevirir, hem de ebedi hayatı saadetle perçinler.

Dünyayı anlattınız ama ötelerden bahsetmediniz. Sonuç ne oldu? Çocuklar ödev yapmaktan bile sıkılır hale geldi. Oflayarak, puflayarak sadece bilgisayar oyunlarına, yemeye, içmeye ve tüketmeye odaklandılar. Hatta öyle ki, çocuklar anne babalarına hükmeder hale geldi. Sadece dünya için yetiştirilen bir çocuk; anne babanın kıymetini, vatanın değerini, millet şuurunu bilemez. Onlar için hayat, sadece zevk ve sefadan ibarettir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu tabloyu ne güzel özetler: "Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadetine en nuranî bir cennet, aile hayatıdır. Ve her birinin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o aile ve hane hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir."

Eskiden Müslümanların çocukları 4-5 yaşında Kur’an-ı Kerim’i hatmeder, genç yaşta dönemin ilimlerini tahsil ederlerdi. Kızlar şefkatli birer anne, erkekler ise hem alim hem de adil ve cesur birer alp olarak yetiştirilirdi. Fatih Sultan Mehmed’in 21 yaşında İstanbul’u fetheden azmi, işte bu terbiyenin mahsulüdür. Şimdiki çocuklar ise -bırakın şehirleri fethetmeyi- sadece dünya için donatıldıkları için bir büyüğün gönlünü fethetmekten bile aciz kalıyorlar.

Eğer bir anne baba evladını gerçekten seviyorsa, bir devlet vatandaşını korumak istiyorsa; çocuklara ahiret inancını ve o sonsuz hayatı kazanmanın yollarını öğretmelidir. Ancak o zaman sapık fikirlerden ve zarar verici hareketlerden uzak, herkesin güven duyduğu faydalı fertler yetişebilir. Hem dünyamızın hem de ahiretimizin selameti buna bağlıdır.

Son söz: Evlatlarımıza sadece bu fani dünyanın geçici oyuncaklarını değil, ebedi alemlerin sönmez ışığını miras bırakmalıyız. Onların ruhuna zerk edeceğimiz o mübarek iksir, 'hesap verme şuuru' ve Allah rızasıdır. Bu şuurla yetişen bir genç, vicdanını en sadık müfettiş yapar; kimse görmese de Allah’ın gördüğünü bilerek ne bir gönül kırar ne de hakkın dışına çıkar. Bizler, o eski büyüklerimizin 'Ölüm var evladım!' feryadındaki o yüksek terbiyeyi yeniden ihya edersek, işte o zaman özlediğimiz o şanlı fetih nesline yeniden kavuşabiliriz. Unutmayalım ki; ahiretini kazanan bir nesil, dünyasını da imar eder; ama dünyası için ahiretini feda eden, her iki cihanda da hüsrana uğrar.

Duamızdır: Allah’ım! Bizleri ve neslimizi, Sana hakkıyla kul olan, ölümü bir yok oluş değil bir kavuşma bilen kullarından eyle. Evlatlarımızı; elleri dünyada çalışırken gönülleri Sende olan, ana babasına hürmette kusur etmeyen, vatanına ve milletine sadakatle hizmet eden nurlu nesillerden eyle. Bizleri evlatlarımızla imtihan etme; onları bizim için hem bu dünyada hem de huzur-u mahşerde birer saadet vesilesi ve yüz akı eyle. Kalplerine iman, zihinlerine irfan, ömürlerine bereket ihsan eyle... Âmin.


© Milat