Toplumsal cehalet ve maarif
Maarifimiz ve Servet-i İlmiyemiz adlı eserinin daha ilk cümlelerinde Tüccarzade İbrahim Hilmi Efendi şöyle der: “Yalnız bizi değil, bütün İslam memleketlerini en şiddetli zelzelelerden, en vahşi harplerden, en müthiş kasırgalardan daha çok sarsan, daha çok tahrip eden şey, umumi cehaletimiz, eğitimsizliğimizdir.” Yazar Osmanlı Devletinin kuruluşundan Cumhuriyet’e kadarki süreçte uğranılan bütün felaketlerin sebebi olarak cehaleti görür ve ekler: “Dini cehalet, idari cehalet, kısaca memleketimizdeki günlük yaşantımızda, hususi ve siyasi hayatımızda o kadar tahribat yapmıştır ki yazmakla, tasvir etmekle bitmez.” Ne yazık ki neredeyse yüz yıl önce söylenen bu söz bugün de geçerliliğini korumakta, o gün söylenen ne varsa bugünü de kapsamaktadır. Cehalet sadece biçim değiştirmiş, dijitalleşmiştir ama orada, olduğu yerde, insan ruhunu karartan bir öge olarak varlığını sürdürmektedir. O günden bugüne okullarımız, üniversitelerimiz, araştırma merkezlerimiz arttı, o inanlar öldü, yerine yenileri geldi, o dünya değişti, şimdi başka bir dünya var; gelgelelim toplumsal cehaletimizi ortadan kaldıracak, memleketin gidişatına yön verecek ne bir maarif sistemi kurulabildi ne de eli yüzü düzgün bir ilim ortamı oluşturulabildi. Çünkü biz hiçbir zaman niceliğin egemenliğinden kurtulup niteliği hayatın merkezine koyamadık. Çünkü biz hiçbir zaman tali meseleleri bırakıp asli meselelere yoğunlaşamadık. Çünkü biz hiçbir zaman inanarak iş yapmadık, yaptığımız işe inanmadık. Çünkü biz hiçbir zaman gösteriş virüsünden kurtulup işin özüne vakıf olamadık. Çünkü akıl aynı akıl ve bedenin gittiği yere o da gidiyor. Çünkü sistem aynı sistem ve kim gelirse gelsin onu kendine uyduruyor.
Sözün burasında İbrahim Hilmi Efendiye yeniden kulak verelim: “Abdülhamid devri müthiş bir istibdat idaresiydi. Ah o hükümdar isteseydi İslami öğeleri uyandırınca maarifi koruyan fiillerde bulanabilirdi. Hayır, bütün........
