Âlim bağımsızlığını kaybederse, hakikatin sesi kısılır
İslam tarihinde âlimlerin toplum üzerindeki en büyük gücü, makamlarından değil, bağımsızlıklarından gelmiştir.
Âlim, yöneticinin memuru olduğunda değil; gerektiğinde yöneticinin karşısında hakkı söyleyebildiğinde âlimdir. Çünkü hakikatin ölçüsü, onu söyleyen kişinin kime bağlı olduğuyla değil, neye dayandığıyla belirlenir.
İslam medeniyetinde âlimlerin bağımsızlığını koruyan üç önemli sütun vardı: ekonomik bağımsızlık, ilmî bağımsızlık ve takva.
Vakıf sistemi sayesinde âlimler, geçimlerini yalnızca devlet hazinesine bağlamak zorunda değildi. Bu durum, ilim ehline gerektiğinde yöneticinin yanlışına karşı çıkabilme imkânı sağlıyordu.
Çünkü geçimini tamamen makam sahibinin lütfuna bağlayan kişinin, o makam sahibine “yanlış yapıyorsun” deme cesareti zamanla zayıflayabilir.
Mesele yalnızca maaş değildir. Mesele, hakikati söylemenin bedelini göze alabilecek bir ilim adamının varlığıdır.
İslam'ın klasik dönemlerinde ilim yalnızca saraylarda üretilmedi. Mescitler, medreseler ve ilim halkaları toplumun canlı merkezleriydi.
Âlim halktan kopuk değildi. İnsanların sorularını dinliyor, dertlerini biliyor, onların........
