Sömürge Hafızası: Zincirler kırılsa da bellek silinmedi
Tarih, bazı olayları hukuki bir kararla kapatır ama hafızasını asla tümüyle silemez. Kölelik 19. yüzyıl boyunca hukuken kaldırıldı. Danimarka 1802’de Atlantik köle ticaretini yasaklayan ilk Avrupa devleti olarak tarihe geçti. İngiltere 1807’de köle ticaretini, 1833’te ise köleliğin kendisini yasakladı. Fransa 1848’de, ABD 1865’te benzer adımları izledi. Ancak yasal metinlerin çizdiği bu sınır, hayatın kendisinde kolayca çekilmedi. Kölelik; dilleri, isimleri, aile yapılarını, kültürel bağları ve kıtalar arasındaki güç dengelerini de yeniden şekillendirmişti. Bu nedenle “kölelik sona erdi” denilse bile hafızası kimlik siyasetinin, uluslararası ilişkilerin ve kültürel diplomasinin merkezinde yaşamaya devam etti. Serinin ilk haftasında Afrika sinemasının kendi anlatılarına kulak vermiş, ikinci haftasında sistemin ekonomik mimarisine bakmıştık. Bu üçüncü haftada ise soruyu daha da derinleştiriyoruz: Kölelik sona erdi, peki ya hafızası?
Köleliğin resmen kaldırıldığı ilan edildiğinde, milyonlarca insan Afrika’dan koparılmış, kimlikleri parçalanmış, aileleri dağıtılmıştı. Amerika kıtasındaki eski köleler ve onların torunları, hukuki eşitlik ilan edilse dahi sosyal, ekonomik ve kültürel eşitsizliklerle yüzleşmeye devam ettiler. Afrika kıtası ise sömürgeciliğin genişleyen dönemine girdi. 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayan Berlin Konferansı’yla Avrupalı güçler Afrika’yı paylaştılar. Bu koşullarda kölelik hafızası, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde yaşamaya başladı. Batı Afrika kıyısındaki köle limanları zamanla hafıza mekânlarına dönüştü. Senegal’in başkenti Dakar'ın hemen açıklarındaki Gorée Adası da bu mekânların en tanınmışlarından biri haline geldi. Ada bugün Afrika diasporasının kıtayla yeniden bağ kurduğu simgesel bir kavşak olarak işlev görüyor. Bu haftanın filmleri, kölelik sonrası dönemde hafızanın, kimliğin ve temsilin nasıl bir mücadele alanına dönüştüğünü farklı zaviyelerden gösteriyor.
Little Senegal: Diasporanın Kök Arayışı
Rachid Bouchareb’in 2001 yapımı Little Senegal filmi, Gorée Adası’ndan Amerika’nın derinliklerine uzanan bir kök arayışının hikâyesini anlatıyor. Filmin başkarakteri Alloune, Gorée’deki köle evi müzesinde rehberlik yapan yaşlı bir Senegallidir. Her gün ziyaretçilere Atlantik köle ticaretinin bu adadaki izlerini anlatırken, bir gün kendi ailesinin de aynı yolculuğa çıkanlardan olduğunu keşfeder. Amerika’daki akrabalarını bulmak umuduyla önce New York’a, oradan Alabama’ya doğru yola koyulur. Bouchareb’in bu filmdeki en güçlü tercihi, diasporanın kök arayışını duygusal bir buluşma masalına dönüştürmemesidir. Alloune, Amerika’da beklediği “aile sıcaklığını” bulamaz. Aynı kanı taşıdığı Afro-Amerikalılarla karşılaştığında, arada dört yüzyıllık bir hafıza uçurumu olduğunu fark eder. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, Alloune’un karşılaştığı Afro-Amerikalı bir gencin ona “Sen Afrikalısın, ben Amerikalıyım. Senin bana söyleyecek bir şeyin yok” diyerek dönmesidir. Bu tek cümle, diaspora ile anakara arasındaki hafıza uçurumunu bütün berraklığıyla ortaya koyuyor. Film bu yönüyle, Afrika ile diasporası arasındaki bağın kendiliğinden ve sorunsuz olmadığını, aksine kurulması gereken bir köprü olduğunu gösteriyor.
Black Venus: Sömürgeci Bakışın Beden Üzerindeki İzleri
Abdellatif Kechiche’nin 2010 yapımı Vénus noire (Black Venus) filmi, Güney Afrikalı Khoikhoi kökenli Sarah Baartman’ın trajik hikâyesini beyaz perdeye taşıyor. 1810 yılında bir İngiliz askeri cerrah ve bir Cape Colony sakini tarafından Londra’ya götürülen Baartman, “Hottentot Venüsü” adıyla halka açık gösterilere çıkarıldı. Bedeninin dönemin Avrupalı seyircisi için “ilginç” bulunan anatomik özellikleri, aynı zamanda dönemin ırksal hiyerarşi bilimi için de bir “kanıt” olarak sunuldu. Onun bedeni üzerinden üretilen “veriler”, Avrupa’nın kendi ırksal üstünlük tezini bilimsel bir çerçeveye oturtma çabasının hammaddesi haline geldi. 1814’te Paris’e götürülen Baartman, aşağılayıcı gösterilere ve bilimsel incelemelere maruz kaldı ve 1815 yılının sonunda........
